Hikayeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hikayeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Temmuz 2009 Pazartesi

Güçlükler, Kadın-Erkek

Günün birinde üç erkek ormanda yürürlerken karşılarına büyük ve vahşi bir nehir çıktı.
Ama erkeklerin,nehrin karşı kıyısına mutlaka geçmeleri gerekiyordu.
Peki bunu nasıl başaracaklardı
Birinci erkek dizlerinin üstüne çöktü ve Tanrıya dua etti
Tanrım, lütfen nehrin karşı kıyısına geçebilmem için bana güç ver
Pppppfffffuuuuuffffff....
Tanrı ona uzun kollar ve Güçlü bacaklar verdi Böylece nehrin karşı kıyısına geçebildi
Ancak bunun için 2 saat boyunca dalgalarla boğuştu ve neredeyse 3-4 kez boğulma tehlikesi geçirdi. Ama, başarmıştı !!!!
Bunu gören ikinci erkek de Tanrıya dua etti:
Tanrım Lütfen nehrin karşı kıyısına geçebilmem için bana güç ve gerekli aracı ver
Ppppppfffffuuuuffff.....
Tanrı ona bir tekne verdi ve o da nehrin karşı kıyısına geçmeyi başardı,
ancak birkaç kez teknenin alabora olma tehlikesiyle karşılaştı...
Tüm bu olan bitenleri izleyen üçüncü erkek de dizlerinin üstüne çöktü ve Tanrıya yalvardı
Tanrım lütfen nehrin karşı kıyısına geçebilmem için bana güç, araç ve zekayı ver
Ppppppfffffuuuuffff.....
Tanrı erkeği bir kadına dönüştürdü Kadın haritaya baktı....
Nehrin biraz yukarısına
doğru yürüdü Ve köprüden karşıya geçti

4 MAHALLELİ KASABA

Küçük bir kasabanın dört ayrı mahallesi varmış. Birinci mahallede Evetama'lar yaşıyormuş. Evetama'lar ne yapılması gerektiğini bildiklerini düşünürlermiş. Yapma zamanı geldiğinde ise "evet, ama" diye cevap verirlermiş. Cevapları hep yanlış olurmuş. Suçu başkalarına atmakta da ustaymışlar.
İkinci mahallede Yapıcam'lar yaşarmış. Ne yapacaklarını bilirlermiş. Kendilerini yapacakları şeye adım adım hazırlarlarmış, ama yapacakları sırada şanslarını kaçırdıklarının farkına varırlarmış. Bu mahallede insanların dizleri dövülmekten yara bere içindeymiş. Yaşamı ertelememek için verdikleri kararı bile ertelerlermiş.
Üçüncü mahallede yaşayan Keşkeci'lerin, hayatı algılama güçleri mükemmelmiş. Neyin yapılması gerektiğini daima en isabetli şekilde bilirlermiş ama, her şey olup bittikten sonra. Keşke'cilerin de başları kanarmış hep, duvarlara vurmaktan!
Kasabanın en yeşil bölgesinde, en güzel evlerin olduğu mahallede ise İyikiyaptım'lar otururmuş. Keşkeci'ler bu mahallede yürüyüşe çıkar, etrafa hayranlıkla bakarlarmış.
Yapıcam'lar Keşkeci'lerle birlikte bu mahallede yürüyüşe çıkmak ister ama bir türlü fırsat bulamazlarmış.
Evetama'lar ise mahallenin güzelliğini görmek yerine, ağaçların gölgelerinin yeterince geniş olmadığından, güneşin daha erken saatte doğması gerektiğinden şikayet ederlermiş.
İyikiyaptım mahallesindeki insanların kusuru da, beyinlerinde mazeret üretme merkezlerinin olmayışıymış!.

O bir karga

80'ine merdiven dayamış yaşlı baba ile onu ziyarete gelen -45 yaşında ve saygın bir işi olan- oğlu salonda oturuyorlardı. Hal-hatırdan, çoluk-çocuktan, havadan-sudan sahbet ettikten sonra oğlu susmuş, ayrılmanın sinyalini vermişti. O anda üzerinde oturdukları sedirin yanındaki pencerenin pervazına bir karga kondu. Yaşlı baba kargaya gülümserek biraz baktıktan sonra oğluna sordu: 'Bu ne oğlum?'

Oğlu şaşkın, cevapladı: 'o bir karga baba.'

Yaşlı baba kargaya biraz daha baktıktan sonra yine sordu: 'Bu ne oğlum?'

Oğlu daha da şaşkın, yine cevapladı: 'Baba, o bir karga'

Karga hâlâ pervazda, komik hareketlerle başını sağa sola çeviriyor, başını yan yatırıyor, havaya bakıyor, sonra başını yine onlara çeviriyordu. Yaşlı baba üçüncü defa sordu: 'Bu ne?'

Oğlunun şaşkınlığı sabırsızlığa dönmüştü: 'O bir karga baba, üç oldu soruyorsun. Beni işitmiyor musun?'

Yaşlı baba dördüncü defa da sorunca oğlunun sabrı taştı ve sesini yükseltti: 'Baba bunu neden yapıyorsun? Tam dört defadır onun ne olduğunu soruyorsun, sana cevap veriyorum ve sen hâlâ sormaya devam ediyorsun. Sabrımı mı deniyorsun?'

Babası -yüzünde hâlâ bir gülümseme- yerinden kalktı, içeri odaya gitti ve elinde bir defterle döndü. Bu bir hâtıra defteriydi. Oturdu, sayfalarını karıştırdı ve aradığını buldu. Sevgiyle gülümseye devam ederek sayfası açık bir vaziyette defteri oğluna uzattı ve o sayfayı okumasını söyledi.

'Bugün 3 yaşındaki minik yavrumla salondaki sedirde otururken yanıbaşımızdaki pencerenin pervazına bir karga kondu. Oğlum tam 23 defa onun ne olduğunu sordu. 23 soruşunda da ona sevgiyle sarılarak, onun bir karga olduğunu söyledim. Rahatsız olmak mı? Hayır! Onun sorusunu masumca tekrar edişi içimi sevgiyle doldurdu.'

'Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana-babanıza iyi davranmanızı kesin olarak emretti. Eğer onlardan biri, ya da her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa, sakın onlara 'öf' bile deme; onları azarlama; onlara tatlı ve güzel söz söyle.' (İsra, 23)

18 Haziran 2009 Perşembe

HAYATIN KANUNU

Jack London - Bir kızılderili öyküsü

Yaşlı Koskoosh, sanki kulak kesilmiş dinliyordu. Gözlerinin feri çoktan sönmüşse de, kulakları hâlâ iyi duymakta ve en hafif ses bile, artık dünya işleriyle pek ilgilenmemekle birlikte, kafatası içindeki yerinde titrek titrek parıldayan zihnine ulaşmaktaydı. Ah! köpekleri tekme tokat koşuma vururken, bir yandan da çığlık çığlık lanetler savuran kimse, Sitcumtoha idi. Sitcumtoha, yaşlı adamın kızının kızıydı; ancak şimdi yapacak öylesine çok işi vardı ki, karlar üstünde tekbaşına, kimsesiz, düşkün ve üzgün oturan dedesini düşünmeye vakit ayıracak durumda değildi. Gidilecek uzun yol kendilerini beklemekte, kısacık gün ise hiç durmadan ilerlemekteydi. Kızı yaşam, yaşamın görevleri çağırıyordu, ölüm değil. Oysa adamın hemen hemen iki ayağı da çukurdaydı.

Bu düşünce, yaşlı adamı o an için telâşa düşürür gibi oldu ve adam yanı başındaki küçücük kuru dal yığını üstünde titreyerek gezinen, inmeli elini ileri doğru uzattı. Yığının gerçekten orada bulunduğuna bir kez daha aklı yattıktan sonra, elini yeniden, tüyleri uyuz gibi yer yer dökülmüş kürkünün koruyucu sıcaklığı içine daldırdı ve yine dinlemeye koyuldu. Yarı donmuş postların çıkardığı boğuk takırtılardan, obabaşı'nın geyik derisinden yapılma çadırının yıkılarak ve katlanıp toparlanarak taşınabilir duruma getirildiğini anladı.

Güçlü, yiğit, iriyarı ve yaman bir avcı olan obabaşı, yaşlı adamın kendi oğluydu. Kadınlar obanın öteberisiyle uğraşırlarken, o yüksek sesle, işi ağırdan aldıkları için kendilerini azarlıyordu. Yaşlı Koskoosh, kulaklarını kabartmıştı.

Çünkü onun son duyuşu olacaktı bu sesi gayri. Ve işte Geehow'un çadırı da yıkıldı! Derken Tusken'inki! sonra yedinci, sekizinci, dokuzuncusu; yalnız şamanın çadırı dikili duruyordu hâlâ. îşte! Onu da yıkıyorlardı şimdi. Yaşlı adam, şamanın çadırını kızağa yerleştirirken homurdanıp. durduğunun işitebiliyordu. Bir çocuk hıçkırarak sızlandı ve bir kadın, gırtlaktan gelen yanık, yumuşak seslerle onu yatıştırdı. Küçük Kootee, huysuz bir çocuk, hem de pek dayanıklı değil; diye düşündü yaşlı adam. Çok geçmeden ölür, belki; o zaman, buzlarla örtülü tundrada ateş yakıp bir çukur açarlar ve porsuklardan korumak için üstüne taş yığarlar. Eh, ne önemi vardı bunun? Aç karınlar için olduğu kadar tok karınlar için de, en çoğundan birkaç yıl daha.. Ve sonunda, her zaman aç olanları da,, içlerinden en aç olanları da, Ölüm beklemekteydi.

Ne oluyor? Hımm, adamlar kızakları bağlıyor, sırımları geriyorlar. Gayri bundan böyle dinlemeyecek olan yaşlı adam dinliyordu. Kamçılar sakırdayarak köpeklerin sırtına çarptı. Şunların mızıldanışlarına bak hele! Hiç mi hiç sevmezler yolları ve yük çekmeyi! Artık gitmişlerdi! Kızaklar birbiri ardınca ağır ağır sallanarak uzaklaşıp, sessizliğe gömülmüşlerdi. Gitmişlerdi gayri. Onun yaşamından çıkmışlardı ve kendisi, o acı son saati yalnız başına bekliyordu. Hayır. Karlar bir çarığın altında gıcırdadı; bir adam onun yanında durdu, bir el onun basma hafifçe dokundu. Böyle yapmakla iyi etmişti, oğlu. Kendisi birçok yaşlı adam biliyordu ki, oğullan obanın uzaklaşmasını beklememişti. Oysa oğlu, onlar gibi davranmamıştı. Genç adamın sesi onu kendine getirene dek, yaşlı adam eski günlere dalıp gitmiş bulunuyordu.

"İyisin ya?" diye sordu öbürü. Yaşlı adam, "iyiyim," dedi.

"Yanıbaşında odunlar var," diye devam etti genç olanı, "üstelik ateş alev alev yanıyor. Bulutlu bir sabah, şimdi, havanın soğukluğu kırıldı. Kar yağmaya başlayacak nerdeyse. işte yağıyor bile."

"Heya, işte yağıyor bile."

"Obalılar acele ediyor. Yükleri ağır, üstelik açlıktan avurtları çökmüş. Yol uzun, onlar da hızlı ilerliyorlar. Ben gidiyorum gayri, iyi mi?"

"İyi. Ben, geçen yıldan kalma son yaprak gibiyim, sapına güçsüzce ilişik bir son yaprak, ilk yelin üflemesiyle kopup düşeceğim. Sesim kocakarı sesine döndü. Gözlerim, adımlarımın yolunu bana gösteremez oldular gayri, ayaklarım ağırlaştı, yorgunum. Pekâlâ."

İnler gibi gıcırdayan karların çıkardığı sesler duyulmaz olana dek, hoşnutluk içinde başını öne eğdi, artık çağırsa bile oğlunun, işitemeyecek kadar uzaklaşmış olduğunu biliyordu. Derken eli, aceleyle odunlara doğru uzandı. Kendisiyle, başı üstünde esnemekte olan sonsuzluk arasında yalnız bu odunlar vardı. Yaşamının ölçüsü bir avuç kuru daldı artık. Bunlar, ateşi beslemek için birer birer gidecek ve işte böylece ölüm, adım adım, kendisine yaklaşacaktı. Son çubuk yanıp sönünce de, dondurucu soğuk artmaya başlayacaktı. Önce ayakları, daha sonra elleri duygusuzlaşacak ve bu uyuşukluk, en uzak uçlarından gövdeye doğru ağır ağır ilerleyecekti. Başı öne doğru, dizlerinin üstüne düşecek ve öylece kalacaktı. Kolaydı bu. Her insan bir gün ölecekti, elbet.Yakınmıyordu. Yaşam yolu böyleydi ve bunda bir haksızlık yoktu. Kendisi toprak üstünde doğmuş, toprağa yakın yaşamıştı ve dolayısiyle bu yasa, yeni bir yasa değildi onun için. Bu bir et ve kemik yasasıydı. Doğa, et ve kemiğe karşı yumuşak davranmaz, kişi denilen elle tutulur nesneyle ilgilenmezdi. Onun ilgisi, soy ve türler üstüneydi. işte bunlar yaşlı Koskosh'un barbar zihniyle ulaşabileceği en derin soyut düşüncelerdi; ne var ki, o bunları iyicene kavramış bulunuyordu. Yaşamın her alanında örneklerini görmüştü onların. Filizin sürüşü, söğüt tomurcuğunun patlayarak yeşerişi, sararmış yaprağın yere düşmesi., yalnız bu bile bütün öyküyü anlatmadaydı. Ancak doğa kişiye bir görev vermişti. Eğer kişi bu görevi yapmazsa, ölür giderdi. Yaparsa da, bir şey değişmez, yine ölürdü. Doğa umursamazdı; buyruğa uyanlar çoktu ve bu konuda, hep var olan, hep sürüp giden yalnız buyruğa uymaydı; söz dinleyip uyanlar değil!.. Koskosh'un soyu çok eskiydi. Kendisi bir çocukken gördüğü yaşlı insanlar da kendilerinden önceki yaşlıları görmüşlerdi, öyleyse soyun yaşadığı ve başlangıcı bilinmeyen geçmiş çağlara dek uzanan, gömüt yerleri çoktan unutulmuş tüm soydaşlarının buyruğa uyuşlarını simgelediği doğruydu. Kişiler, önemli değillerdi; geçiciydiler. Bir yaz göğündeki bulutlar gibi geçip giderlerdi. Kendisi de onlardan biriydi ve göçüp gidecekti. Doğa umursamazdı. Yaşam için bir görev düzenlemiş, bir de yasa koymuştu. Sürekliliği sağlamak yaşamın göreviydi, yasası ise ölümdü. Tombul memeli ve güçlü, keklik sekişli ve pırıl pırıl bakışlı bir genç kızın seyrine doyum olmaz. Ancak o, görevini yapmış değildir henüz. Gözlerindeki parıltı artacak, adımları daha kıvraklaşacak, delikanlılar önünde şimdi atılgan, şimdi çekingen davranacak ve kendi gönlündeki tedirginliği onlara aşılayacaktır. Hem de gittikçe daha güzelletecek ve daha güzel görünecek; derken bir gün, artık kendini tutamaz duruma gelen bir avcı onu yakaladığı gibi, yemeklerini pişirmesi, tüm işlerini görmesi ve çocuklarına anne olması için, çadırına götürür. Sonra yavrularının dünyaya gelmesiyle kadının güzelliği yitip gider. Bacaklarında derman kalmaz, ayaklarını sürükleyerek yürür; gözleri donuklaşmış, bakışlarında fer kalmamıştır; artık ocakbaşındaki kızılderili kocakarının solgun yanaklarından yalnız küçük çocuklar hoşlanır olmuştur. Ve artık görev yerine getirilmiş bulunmaktadır. Çok geçmeden, yani ortalıkta ilk açlık acısının belirmesi, yada uzun göç yoluna çıkılması üzerine, tıpkı kendisinin bırakıldığı gibi, kadın da yanıbaşındaki küçük odun yığınıyla birlikte ve karlar üzerinde bırakılıp, gidilecektir. Yasa böyledir.Adam bir dal parçasını ateşin üstüne dikkatle yerleştirdi ve yeniden düşüncelere daldı. Her yerde, her şey için durum aynıydı. İlk kar ve buzlarla birlikte sivrisinekler yokolurdu. Küçük sincap sürünerek ölüme giderdi. Yaşlanan tavşan hızını yitirir, ağırlaşır; düşmanlarından daha hızlı koşup kurtulamazdı. Bir kış günü Klondike'ın yukarı konaklama yerlerinden birinde, hani o misyonerin vaaz kitapları ve ilâç kutusuyla birlikte geldiği kıştan bir öncesinde, kendi babasını nasıl bırakıp uzaklaştığını düşündü. Koskoosh o ilâç kutusunu her hatırlayışında dudaklarını şapırdatırdı, oysa şimdi ağzında sulanma gücü bile yoktu. Hele o "sancıkesen" çok iyiydi. Ne var ki, misyoner can sıkıcıydı, çünkü et getirmemişti, üstelik oburun biriydi ve bu yüzden avcılar homurdanmaktaydılar. Derken Mayo yakınındaki dorukta, adam ciğerlerini üşüttü ve daha sonra köpekler, taşları burunlarıyla iterek, adamın kemiklerini paylaşmak için dalaşıp dövüştüler.

Koskoosh ateşin üstüne bir dal daha yerleştirdi ve yine geçmiş günlerin derinliklerine gömüldü. Büyük bir açlık dönemindeydi, karınları bomboş yaşlılar, ateşin çevresinde çömelmiş, üç kış boyunca gürül gürül akan Yukon'un üç yaz süresince kaskatı donmuş olduğunun bulanık öyküsünü, dudaklarından dökülürcesine anlatıyorlardı. Kendisi o açlıkta yitirmişti anasını. Yaz döneminde Som balıkları akını olmamıştı ve obalılar kış ile kuzeyin ren geyiklerini umut içinde bekliyorlardı. Sonra kış geldi, ancak geyik meyik yoktu. Böylesi hiç mi hiç; yaşlıların ömürleri boyunca bile hiç görülmemişti. Evet geyikler gelmedi, oysa bu yedinci yıldı, üstelik tavşan da bulunmuyordu, köpeklerse bir deri bir kemik kalmışlardı. Uzun gecelerin karanlığında çocuklar çığlık çığlık öldüler; ve kadınlar ve yaşlı adamlar da öyle; obada her on kişiden biri bile canlı kalarak, ilkbaharla geri gelen güneşi göremedi. Bu gerçekten bir kıtlıktı!Ancak o, ele geçirdikleri etlerin çarçur edildiği, köpeklerin fazla semirip değersizleştikleri bolluk günlerini.. av hayvanlarını vurmayıp kendi başlarına bıraktıkları, kadınların iyice doğurganlaştıkları ve çadırların emekleyen kız ve erkek çocuklarıyla dolup taştıkları günleri de görmüştü. Bu durumda göbeklenen erkekler eski kavgaları yeniden canlandırmış, Pelly'leri öldürmek için dağları aşmış ve Tanana'ların ölü ateşleri başında oturabilmek için batıya gitmişlerdi. Kendisi daha çocukken, bir bolluk sırasında, kurtların bir geyiği alaşağı edişlerini gördüğü gün canlanıyordu gözlerinin önünde. Zingha da onunla birlikte karların üstüne uzanmış bu olayı seyretmişti... Zingha, sonradan avcıların en ustası, en kurnazı oldu ve sonunda Yukon ırmağının buz deliklerinden birine düştü. Kendisini bir ay sonra buldular, yarı beline dek yukarı çıkmıştı ya, kaskatı donmuştu buzların arasında.

Gelelim o geyik olayına. O gün Zingha ile kendisi, babalarının yaptığına özenerek, avcılık oyununa çıkmışlardı. Dere yatağında, yeni bir geyik iziyle birlikte birçok kurt izi gördüler. Belirtileri daha çabuk yorumlayabilen Zingha, "Geyik kocamış," dedi. "Sürüye ayak uyduramıyan kocamışın biri. Kurtlar onu, ötekilerden ayırmışlar ve de hiç bırakmayacaklardır." Nitekim öyleydi. Onların huyudur bu. Gece olsun, gündüz olsun, durup dinlenmeden, hemen ardısıra hırlar, burnuna pençe atar ve sonuna dek yanından ayrılmazlardı. Kana susamışlık nasıl da sarmıştı Zingha ile kendisini! işin sonunu görmeye gerçekten değerdi!İstekli adımlarla yola koyuldular, keskin görüşlü ve iz gütmede usta olmayan kendisi, yani Koskoosh bile bu izleri gözü kapalı izleyebilirdi, çünkü öylesine belirliydiler. Önlerindeki kovalamacanın hemen ardında hızla ilerliyorlar ve her adımda yeni bir belirtisini gördükleri acıklı olayı, kitap gibi okuyorlardı. Şimdi geyiğin bir direnişte bulunduğu yere gelmişlerdi. Karlar, her yönde üç adam boyu tutan bir bölgede çiğnenmiş, havaya savrulmuştu. Ortada yayvan ayaklı avın derin ayak izleri; bunların çepeçevre, dört bir yanındaysa kurtların daha hafif izleri vardı. Kurtlardan kimisi avı parçalamak için acele ederken, kiminin de yanlamasına yatıp dinlendiği anlaşılıyordu. Gövdelerinin bütün uzunluklarıyla kar üstündeki izleri, sanki bir saniye önce bırakılmış gibi belirgin ve eksiksizdi. Kurtlardan biri, geyiğin çılgınca bir atılışı sonunda yere yıkılmış, ayak altında çiğnene çiğnene can vermişti. Paramparça birkaç kemik bunu gösteriyordu.

Çocuklar kar ayakkaplarını kaldırabasa ilerlerken, ikinci bir direnme yerinde yeniden durdular. Koca hayvan burada korkunç bir savaş vermişti. Karların da gösterdiği gibi, saldırganlarınca iki kez yere yıkılmış ve ikisinde de onları silkeleyerek kurtulup ayağa kalkmıştı. O, görevini çoktan yerine getirmiş bulunuyordu ya, can tatlıydı nede olsa. Zingha, yere yıkılan bir geyiğin yeniden kurtulması çok garip, diyordu; ne var ki, bu hiç kuşkusuz becermişti. Kendisine anlattıkları zaman, şaman bu olaydan birçok belirti ve olağanüstülükler çıkarırdı.

Daha sonra, geyiğin yamacı tırmanıp koruluğa ulaştığı yere geldiler. Ancak düşmanları ona geriden saldırmışlar, o da gerileyip üstlerine yürümüş ve ikisini gebertip karlara gömmüştü. Ancak geyiğin sonunun yaklaştığı besbelliydi, çünkü kurtlar son ölen iki türdeşlerine hiç dokunmamışlardı. Kısa süren ve birbirine çok yakın iki yerde iki direniş daha olmuştu, tz şimdi kırmızıydı ve koca hayvanın çevik ve uzun adımları kısalmış, şapşallaşmıştı. Derken savaşın ilk gürültülerini işittiler., bunlar av kovalamalarında, hep birlikte gırtlakları yırtılırcasına çıkarılan sesler değil, dişlerin ete saplandığı göğüs göğüse bir didişmeyi anlatan kısa hırlamalardı. Zingha karlar üstünde, rüzgârın estiği yönde sürünerek ilerliyor, gelecek yıllarda obanın başına geçecek olan Koskoosh da onu izliyordu. İkisi birlikte, genç bir ladin ağacının alt dallarını aralayarak ileri doğru baktılar. Gördükleri, olayın sonuydu ancak.

Görüntü, gençlikte edinilen tüm izlenimler gibi, zihninde hâlâ canlıydı ve feri sönmüş gözlerin, olayın sona erişini o çok uzaklarda kalmış gündeki gibi capcanlı seyretmekteydi. Koskoosh buna şaşıyordu, çünkü daha sonraları, başa geçtiği, oba yönetimini ele aldığı günlerde büyük işler başarmış; teke tek ve bıçak bıçağa girişilen bir döğüş sırasında ak derili yabancı adamı öldürüşü bir yana, adı sanı, Pelly'ler arasında dehşet saçar olmuştu.

Ateş sönmeye yüz tutup, soğuğun etkisi gittikçe artana dek, uzun uzun gençlik günlerini düşündü. Bu kez iki dal yerleştirerek ateşi besledi ve ne süre daha sağ kalabileceğini, geri kalan dallarla ölçüp hesapladı. Eğer Sitcumtoha, dedesini düşünüp daha çok odun toplamış olsaydı, adam biraz daha uzun yaşayabilirdi. Odun toplamak zor bir iş de değildi. Ne var ki, kız oldum olasıya düşüncesiz, ilgisiz bir çocuktu; hele Beaver, yani Zingha'nın oğlunun oğlu ona gönül verdiği günden beri kız atalarını saymaz olmuştu. Eh, ne önemi vardı? Kendisi de, delikanlılık günlerinde böyle yapmamış mıydı? Bir süre sessizliği dinledi. Belki oğlunun yüreği yumuşar ve yaşlı babasını, geyiklerin bol ve semiz oldukları bölgeye, «halılarla birlikte götürmek üzere, köpekleri yanına alıp geri gelirdi.

İyice kulak kabarttı, tedirgin dimağı o an için duruldu. Ne bir kıpırtı, ne bir şey. Derin sessizlik içinde soluk alan bir tek kendisiydi. Pek yalnızdı. Hişt! O da ne? Bütün vücudu ürperdi. O tanıdık, uzun uluyuş sessizliği yırttı, hem de çok yakındaydı. Derken, donuk gözleri önünde geyiğin (o kocamış, erkek geyiğin) görüntüsü, parçalanmış böğrü, kana bulanmış butları, karmakarışık yelesi, yere doğru inik ve sonuna dek tos vuran, çatallı kocaman boynuzlan canlandı. Şimşek gibi çakan kül rengi şekilleri, alev alev parlayan gözleri, sarkan dilleri, salyalı dişleri gördü. Sonra amansız çemberin, tepinilip çiğnenmiş karlar üstünde kara bir nokta oluncaya dek daralışını gördü.

Islak ve soğuk bir hayvan burnunun yanağına doğru uzanmasıyla birlikte, adamın tüm benliği bir sıçrayışta içinde bulunduğu zamana donuverdi. Hızla ateşe uzanan eli, yanmakta olan bir demet çırpıyı çekip aldı. Yalnızca insanoğluna karşı soydan geçme korku yüzünden gerileyen canavar uzun bir uluyuşla türdeşlerini çağırdı; öyle ki, ötekiler bu çağrıya oburcana karşılık verdiler ve bir süre sonra, ağızlarından salyalar aka aka çepeçevre dizilip çömeldiler. Yaşlı adam bu çemberin daralışını dinledi. Yarıya dek yanan çubuk demetini olanca gücüyle salladı, koklayışlar hırıldamalara döndüyse de canavarlar kaçışıp dağılmadılar. Derken biri göğsünü ileri uzatıp kıçını sürükleyerek kurnazca kımıldadı, sonra ikincisi ve şimdi üçüncüsü; gelgeldim hiçbiri gerilemedi. Adam, yaşamak için bu çırpmış niçin? diye sordu ve alevli çubuğu karlar üstüne fırlattı. Çubuk cızırdadıktan sonra söndü. Çemberdekiler homurdandılarsa da yerlerinde kaldılar. Adam, koca geyiğin son direnişini bir kez daha gördü ve Koskoosh'un başı yorgun, bıkkın, dizlerinin üstüne düştü. Ne önemi vardı gayri? Hem bu, yaşamın değişmez bir yasası değil miydi?
Kaynak:

17 Haziran 2009 Çarşamba

ESKİCİ

Refik Halit KARAY

Vapur rıhtımdan kalkıp ta Marmara'ya doğru uzaklaşmaya başlayınca yolcuyu geçirmeye gelenler, üzerlerinden, ağır bir yük kalkmış gibi ferahladılar:

— Çocukcağız Arabistan'da rahat eder. Dediler, hayırlı bir iş yaptıklarına herkesi inandırmış olanların uydurma neşesiyle, fakat gönülleri isli, evlerine döndüler. Zaten babadan yetim kalan küçük Hasan, anası da ölünce uzak akrabaları ve konu komşunun yardımıyla halasının yanına, Filistin'in ücra bir kasabasına gönderiliyordu. Hasan vapurda eğlendi; gırıl gırıl işleyen vinçlere, üstleri yazılı cankurtaran simitlerine, kurutulacak çamaşırlar gibi iplere asılı sandallara, vardiya değiştirilirken çalman kampanaya bakarak çok eğlendi. Beş yaşında idi; peltek, şi­rin konuşmalarıyla de güvertede yolcuları epeyce eğlendirmişti. Fakat vapur, şuraya buraya uğrayıp bir sürü yolcu bırak­tıktan sonra sıcak memleketlere yaklaşınca kendisini bir durgunluk aldı: Kalanlar bilmediği bir dilden konuşuyorlardı ve ona İstanbul'daki gibi:

— Hasan gel!

— Hasan git! Demiyorlardı; ismi değişir gibi olmuştu. Hassen şekli­ne girmişti:

— Taal hun ya Hassen…Diyorlardı, yanlarına gidiyordu.

— Ruh ya Hassen... Derlerse uzaklaşıyordu. Hayfa'ya çıktılar ve onu bir trene koydular. Artık ana dili büsbütün işitilmez olmuştu. Hasan köşeye büzüldü; bir şeyler soran olsa da susuyordu, yanakları pençe pençe, al al olarak susuyordu. Portakal bahçelerine dalmış, göğsünde bir katılık, gırtlağında lokmasını yutamamış gibi bir sert düğüm, daima susuyordu. Fakat hem pürnakıl çiçek açmış, hem yemişlerle donan­mış güzel, ıslak bahçeler de tükendi; zeytinlikler de seyrekleşti. Yamaçlarında keçiler otlayan kuru, yalçın, çatlak dağlar arasından geçiyorlardı. Bu keçiler kapkara, beneksiz kara idi; tüyleri yeni otomobil boyası gibi aynamsı bir cila ile, kızgın güneş altında, pırıl pırıl yanıyordu. Bunlar da bitti; göz alabildiğine uzanan bir düzlüğe çıkmışlardı; ne ağaç vardı, ne dere, ne ev! Yalnız ara sıra koca­man kocaman hayvanlara rast geliyorlardı; çok uzun bacaklı, çok uzun boylu, sırtları kabarık, kambur hayvanlar trene bakmıyorlardı bile... Ağızlarında beyazımsı bir köpük çiğne­yerek dalgın ve küskün arka arkaya, ağır ağır yumuşak yu­muşak, iz bırakmadan ve toz çıkarmadan gidiyorlardı. Çok sabretti, dayanamadı, yanındaki askere parmağıyla göstererek sordu; o güldü:

— Gemel! Gemel! dedi. Hasan'ı bir istasyonda indirdiler. Gerdanından, alnından, kollarından ve kulaklarından biçim biçim, sürü sürü altınlar sallanan kara çarşaflı, kara çatık kaşlı, kara iri benli bir ka­dın göğsüne bastırdı. Anasınınkine benzemeyen, tuhaf koku­lu, fazla yumuşak, içine gömülüveren cansız bir göğüs...

— Ya habibî! Ya aynî! Halasının yanındaki kadınlar da sarıldılar, öptüler, söy­leştiler, gülüştüler. Birçok çocuk da gelmişti; entarilerinin üstüne hırka yerine elbise ceket giymiş, saçları perçemli, baş­ları takkeli çocuklar... Hasan durgun, tıkanıktı; susuyor, susuyordu. Öyle, haftalarca sustu. Anlamaya başladığı Arapçayı, küçücük kafasında beliren bir inatla konuşmayarak sustu. Daha büyük bir tehlikeden korkarak deniz altında nefes almamaya çalışan bir adam gibi tıkandığım duyuyordu, gene susuyordu. Hep sustu. Şimdi onun da kuşaklı entarisi, ceketi, takkesi, kırmızı merkupları vardı. Saçlarının ortası, el ayası kadar sıfır ma­kine ile kesilmiş, alnına perçemler uzatılmıştı. Deri gibi sert, yayvan tandır ekmeğine alışmıştı; yer sofrasında bunu hem kaşık çatal yerine dürümleyerek kullanmayı beceriyordu. Bir gün halası sokaktan bağırarak geçen bir satıcıyı ça­ğırdı. Evin avlusuna sırtında çuval kaplı bir yayvan torba, elin­de bir ufacık iskemle ve uzun bir demir parçası, dağınık kı­yafetli bir adam girdi. Torbasında da mukavva gibi bükül­müş bir tomar duruyordu. Konuştular, sonra önüne bir sürü patlak, sökük, parça parça ayakkabı dizdiler. Satıcı, iskemlesine oturdu. Hasan da merakla karşısına geçti. Bu dört yanı duvarlı, tek kat, basık ve toprak evde öyle canı sıkılıyordu ki... Şaşarak, eğlenerek seyrediyordu: Mu­kavvaya benzettiği kalın deriyi iki tarafı keskin incecik, sap­sız bıçağıyla kesişine, ağzına bir avuç çivi dolduruşuna, sonra bunları birer birer, İstanbul'da gördüğü maymun gibi avur­dundan çıkarıp ayakkabıların altına çabuk çabuk mıhlayışına, deri parçalarını, pis bir suya koyup ıslatışına, mundar çanaktaki macuna parmağını daldırıp tabanlara sürüşüne, hepsine bakıyordu. Susuyor ve bakıyordu. Bir aralık nerede kimlerle olduğunu keyfinden unuttu, dalgınlığından ana diliyle sordu.

— Çiviler ağzına batmaz mı senin? Eskici başını hayretle işinden kaldırdı. Uzun uzun Hasan'ın yüzüne baktı:

— Türk çocuğu musun be?

— İstanbul'dan geldim!

— Ben de o taraflardan... İzmit'ten! Eskicide saç sakal dağınık, göğüs bağır açık, pantolonu dizlerinden yamalı, dişleri eksik ve suratı sarı, sapsarıydı; gözlerinin akına kadar sarıydı. Türkçe bildiği ve İstanbul taraflarından geldiği için Hasan, şimdi onun sade işine değil, yüzüne de dikkatle bakmıştı. Göğsünün ortasında, tıpkı çenesindeki sakalı andıran kırçıl, seyrek bir tutam kıl vardı. Dişsizlikten peltek çıkan bir sesle tekrar sordu:

— Ne diye düştün bu cehennemin bucağına sen?Hasan anladığı kadar anlattı. Sonra Kanlıca'daki evlerini tarif etti; komşunun oğlu Mahmut'la balık tuttuklarını, anası doktora giderken tünele bindiklerini, bir kere de kapıya beyaz boyalı hasta otomobili geldiğini, içinde yataklar serili olduğunu söyledi. Bir aralık ta kendisi sordu:

— Sen niye buradasın?

— Bir kabahat işledik de kaçtık! Asıl konuşan Hasan'dı, altı aydan beri susan Hasan... Durmadan, dinlenmeden, nefes almadan, yanakları sevincin­den pembe pembe, dudakları taze, gevrek, billur sesiyle biteviye konuşuyordu. Aklına ne gelirse söylüyordu. Eskici hem çalışıyor, hem de, ara sıra «Ha! Ya? Öyle mi?» gibi dinlediğini bildiren sözlerle onu söyletiyordu; artık erişemeyeceği yurdunun bir deresini, bir rüzgârını, bir türküsünü dinliyormuş gibi hem zevkli, hem yaslı dinliyordu; geçmiş günleri, kay­bettiği yerleri düşünerek benliği sarsıla sarsıla dinliyordu. Daha çok dinlemek için de elini ağır tutuyordu. Fakat, nihayet bütün ayakkabılar tamir edilmiş, iş bit­mişti. Demirini topraktan çekti, köselesini dürdü, çivi kutu­sunu kapadı, çiriş çanağını sarmaladı. Bunları hep aheste aheste yaptı. Hasan, yüreği burkularak sordu:

— Gidiyor musun?

— Gidiyorum ya, işimi tükettim. O zaman gördü ki, küçük çocuk, memleketlisi minimini yavru ağlıyor... Sessizce, titreye titreye ağlıyor. Yanakların­dan gözyaşları birbiri arkasına, temiz vagon pencerelerindeki yağmur damlaları dışarının rengini geçilen manzaraları içine alarak nasıl acele acele, sarsıla çarpışa dökülürse öyle, bağ­rının sarsıntılarıyla yerlerinden oynayarak, vuruşarak içlerin­de güneşli mavi, gök, pırıl pırıl akıyor.

— Ağlama be! Ağlama be! Eskici başka söz bulamamıştı. Bunu işiten çocuk hıçkıra hıçkıra, katıla katıla ağlamaktadır; bir daha Türkçe konuşacak adam bulamayacağına ağlamaktadır.

— Ağlama diyorum sana! Ağlama!.. Bunları derken onun da katı, nasırlanmış yüreği yumu­şamış, şişmişti, önüne geçmeye çalıştı ama yapamadı, ken­disini tutamadı; gözlerinin dolduğunu ve sakallarından ka­yan yaşların, Arabistan sıcağıyla yanan kızgın göğsüne bir pınar sızıntısı kadar serin, ürpertici, döküldüğünü duydu.
Şişli 1938