13 Eylül 2013 Cuma

Zeka Tek Başına İşe Yaramıyor












1898-1944...
Adı William James Sidis. Yahudi asıllı Rus göçmeni bir ailenin çocuğu. Babası Boris Sidis, Harvard Üniversitesi'nde psikoloji ve psikiyatri eğitimi veriyormuş, pek çok da kitabı varmış. Annesi Sarah, bir tıp doktoruymuş.Zekâ katsayısı 250 ile 300 arasında tahmin ediliyor. 6 aylıkken okuma yazmayı öğrendiği, 18 aylıkken The New York Times'ı okuyabildiği öne sürülür.
İki yaşındayken kendi kendine Latince öğrendi. Üç yaşında Yunancayı da biliyordu. Yetişkin olduğunda 40'tan fazla dil ve diyalekti konuşabiliyordu.
11 yaşında Harvard'a girmeye hak kazandı. Daha birinci sınıf öğrencisiyken Harvard Matematik Kulübü'nde dört boyutlu nesnelerle ilgili konferans verdi. 16 yaşında akademik eğitimini tamamladı ve tarihte gelmiş geçmiş en genç profesör oldu. Ünlü matematikçi ve fizikçi Subrahmanyan Chandrasekhar'dan 20 yıl önce kara deliklerin mümkün olduğunu gösterdi.
Gelmiş geçmiş bütün harika çocuklar arasında muhtemelen en yüksek zekâya ve kapasiteye sahip olan oydu. 20 yaşlarında sosyalistlerin mitinglerine katılmış, hapse dahi girmişti. Ne olduysa matematiğe küstü ve profesörlüğü çok kısa sürede terk etti. Farklı işlere yöneldi, bir işten bir işe geçti. haftada 20 Dolar getiren bir işte katip olarak hayatını kazanan, dedektif romanları okumaktan ve Amerikan yerlilerinin ritüellerine merak sarmaktan başka pek bir şeyle ilgilenmeyen bir insan olarak kaldı. ,Bütün Zekâsını tramvay tarifelerine adadı, yaşadığı şehir olan Boston'un tarihini araştırdı. Normal bir insan olabilmek için üstün çaba sarf etti ama tümüyle başarılı da olamadı. 46 yaşında öldüğünde, hayatında seks yapmamıştı. Yaz ya da kış olsun, sürekli yelek giyiyordu. Düzenli olarak yıkanmayı öğrenemedi.

Sonuç olarak; Tek başına zekanın hiçbir şey olduğunu kanıtlamış oldu. Hayal gücüne, yaratıcılığa, doğru bir yaşam felsefesine sahip olunmadığı takdirde yüksek zekanın değersiz olduğunu gösterdi.
(BU YAZIDAKİ TARİHİN EN BÜYÜK ZEKASI İBARESİNİ DİKKATE ALMAYINIZ; ÖYLE SUNULAN BİRİNİN HİKAYESİ OLARAKBAKINIZ!)

Serserilik Zamanı


Ne zaman üniversitelere konuşma yapmaya gittiysem ya da ne zaman benden daha genç biri benim ondan daha fazla bir şey bildiğimi sanarak bana sorduysa “Bu işin olurunu”, dedim ki:
Üniversiteyi bitirince hemen çalışmaya başlama.

Git, dolaş, ülkeler gez, aç kal, meteliğe kurşun at, ama ne yap et, koşturmaya başlamadan önce biraz amaçsız yürü.

Maceraya çık, bedeli ne olursa olsun bunu yap.
Çünkü…

Çünkü hayat, onu erken anladığını sananlardan çok fena alır öcünü.

Bir şeyi vaktinde yaşamadan geçersen, çok sonra, seni rezil etme pahasına, sana yaşatır o eksik bıraktığın bölümü. Aşık mı olmadın on altı yaşında? Gelir seni kırk beşinde bulur, en olmaz zamanda.

Maceraya mı çıkmadın yirminde? Sürükleye sürükleye götürür seni otuz beşinde. Yırtık kot, yer bezinden hallice bir kazak giyip, nasıl göründüğüne aldırmadan geçiremedinse öğrencilik yıllarını mesela, elli yaşında, artık kalabalıkların gözleri seni hiç de öyle görmeyi beklemezken, sana giydirir o kot pantolonu.

Hayatı sakın erkenden yaşama, sonradan çok fena komik eder adamı.
Serserilik ederek geçirmeli insan serserilik edilecek yaşları.
Zira atlayıp geçtiğin ne varsa dönüp dolaşıp bulur insanın yakasını.
Kendini yaşatıncaya kadar yapışıp kalır.

Ece Temelkuran

Şaka Yapmıyorduk










80'li yıllarda biz öğrenciydik ve nasıldık bir bakın:

Saçlara jöle, tırnaklara oje, sürülemez,
spor ayakkabıyla okula girilemezdi.

Erkekler kravat, kızlar fiyonk takmadan, yaka ve tırnak kontrolü yapılmadan derse girilemezdi.

Sabahları bahçede sıra olunur, pazartesi sabah Cuma öğleden sonra müdür konuşma yapar, özel günlerden biriyse saygı duruşu yapılır ve gerçekten saygıyla durulur, İstiklal Marşı okunurken dik durulur, konuşulmaz, saygı duyulurdu.

Öğretmenlerle dalga geçilemez, veli toplantıları aileye korkarak bildirilir, okulda "konuştuğun" (sevgilin) varsa sadece bahçede yan yana yürünürdü.

Forma ile okula gidilir, eve gelene kadar forma çıkarılmazdı. Gömlekler pantolonların - eteklerin, içine sokulur, okul renkleri dışında bir renk giymek yürek isterdi.

Küpe, kolye, yüzük, bilezik hafta sonları takılır, saçlar erkeklerde tıraşsız, kızlarda 3 boğum örgüsüz ise disipline gidilirdi.

Cep telefonu yoktu, internet de yoktu ama yine de öğrenciler birbirleri ile haberleşirdi.

Biyoloji dersinde üreme konusu anlatılırken utanılır, aruz ölçüsü ezberlerken delirilir, milli güvenlik hocaları askeri disipline sokmaya çalışırdı.

Okul kitapları üzerinde sevilen sanatçı resimlerini olduğu klasörlerde taşınır, ders yılı başında mutlaka kap kâğıdıyla kaplanır, etiketler yapıştırılır, etikete adı-soyadı- sınıfı- hangi dersin kitabı olduğu yazılır, o derse ait defterler de kolaylık olsun diye aynı desen kap kâğıdıyla kaplanır, ders sırasında yanında kitabı olmayan azarlanırdı.

Sınıflar kalabalık olsa da çıt çıkmadan ders dinlenir, boş derslerde sınıftan çıkılmaz, ders saatlerinde okul sınırlarını ihlal etmek isteyenlere acınmazdı.

Ödevler mutlaka yapılır, dönem ödevleri için kütüphaneler, meydanloueres, ana ya da temel britanikalar taranır, ödevler elle ve mutlaka dolmakalemle yazılırdı.

Yat denince yatılır, sabah okula servis yerine otobüsle gidilir, bazen çanta yoklaması yapılır, okula yasak bir şey getirilemezdi.-okulun herhangi bir yerinde sakız çiğnenemez, derslerde bir şey yenemez, su içmeye gitmek için izin istenirdi.

Birine uyuz olduysak öğretmene şikâyet eder, asla kendimiz sopayla, bıçakla girişmez, çeteleşmez, okul dışında bile kavga etmezdik. Bilirdik ki kavga edersek evde ya da okulda bi posta daha dayak var.

Kızlarla erkekler birbirine mesafeli durur, el şakası yapmaz, küfürlü konuşmaz, efendilik bozulmazdı.

Yerli malı haftası sınıf pikniğine döner, her tür yiyecek bulunur ve biz bu yemekleri paylaşırdık.

Kitap okurduk örneğin, ödev bile olsa okurduk. Değiştirip kitapları öyle okur, kütüphaneden kimlik çıkartır kütüphanede okurduk.

Biz öğrenci gibi öğrenciydik. Saygılıydık, tertipliydik, edepliydik...

Biz çok güzel öğrencilerdik. Çok zor da olsa o dönemlerde hayat, şimdikiler gibi kayıp kuşak değildik. Hayatın bir anlamı vardı ve biz bunu bilmesek bile hissederdik...

Trafiği Kim Altüst Ediyor?












Temel, yıllar sonra biriktirdiğiyle elden düşme Murat 124 alır. Arabasıyla memleketine giderken araba arızalanır. Yolun kenarına çeker, motor kapağını açar, ne olduğunu anlamaya çalışırken bir Ferrari yanaşır:

— Hayrola hemşerim, arabanın nesi var? İstersen senin arabayı benimkine bağlayalım, çekeyim ilk tamirciye kadar.
Temel bu teklife çok sevinir. Ara halatı ile Murat'ı Ferrari' nin arkasına bağlarlar. Ferrari' nin sahibi genç uyarır:

— Ben hız yapmayı çok severim. Eğer farkında olmadan aşırı hız yaparsam, sen selektör yap beni uyar!

Temel:
— Tamam!

Yola koyulurlar. Bir süre sonra Ferrari gaza basmaya başlar, 60.80.100 derken, Murat124 arkadan selektör yapar.
Ferrari durumu anımsar ve yavaşlar, bir sure sonra Ferrari yeniden gaza basar, 60, 80,100... Selektör yeniden anımsatır.

Ferrari yavaşlar. Yolda bu şekilde ilerlerken bir Lamborghini

Ferrari' ye yaklaşır:
— Kapışalım mı?

Ferrari yanıtlar:

— Nesine?

— 340 km. ötedeki benzinliğe ikinci varan, ilk varanın deposunu doldurur.

Ferrari hemen onaylar ve yarışa başlarlar. 120, 140, 180, 220...
O arada trafiği denetleyen helikopterdeki görevli polis, genel merkeze bilgi vermektedir:

- Komiserim, şehrin kuzeyindeki yolda trafik güvenliği tehdit altında! 3 araç yarış yapıyor.
Ferrari ile Lamborghini saatte 300 km hızla yan yana gidiyorlar, arkadan da Murat 124 onları geçmek için 10 dakikadır sellektör yapıp yol istiyor!... :)))

Mucize

MUCİZE
Küçük bir kız yatak odasına gitti ve gömme dolaptaki gizli yerinden camdan bir reçel kavanozu çıkardı. Tüm bozuk paraları yere döktü ve onları dikkatle saydı. Üç kere saydı. Toplamı tam olarak mükemmel olmalıydı. Hata yapma şansı yoktu. Madeni paraları kavanoza dikkatle geri koydu ve kapağı kapattı, arka kapıdan gizlice çıktı ve 6 blok ilerdeki kapısının üzerinde Yerli Şefin büyük kırmızı işareti olan Rexall eczanesine doğru yola koyuldu. Eczacının dikkatini ona vermesi için sabırla bekledi, ama eczacı o anda çok meşguldü. Tess bir sürtme gürültüsü yapmak için ayağını döndürdü. Hiçbir şey olmadı. Yapabileceği en gürültülü ses ile boğazını temizledi. Faydası olmadı.

Sonunda kavanozdan bir çeyreklik çıkardı ve onu cam tezgahın üzerine çarpti. İşe yaramıştı !
“Ne istiyorsun?” diye sordu eczacı, kızgın bir ses tonu ile. “Şikago’dan gelen, asırlardır görmediğim kardeşim ile konuşuyorum” dedi sorusunun yanıtını beklemeden.

“Evet, size erkek kardeşimden bahsetmek istiyorum” diye yanıtladı Tess, aynı kızgın ses tonu ile. “O gerçekten, gerçekten çok hasta...ve ben bir mucize satın almak istiyorum”.

“Pardon ?” dedi eczacı.
“Onun adı Andrew ve başının içinde giderek büyüyen kötü bir şey var ve babam sadece bir mucizenin onu kurtarabileceğini söylüyor. Bir mucizenin fiyatı ne kadar?”

“Burada mucize satmıyoruz, küçük kız. Üzgünüm, ama sana yardim edemem” dedi eczacı, biraz yumuşayarak.

“Dinleyin, onu ödeyecek param var. Eğer yetmezse, kalanını getiririm. Sadece bana fiyatını söyleyin.”

Eczacının kardeşi iyi giyimli bir adamdı. Öne doğru eğildi ve küçük kıza sordu, “Kardeşinin ne tür bir mucizeye ihtiyacı var?”

“Bilmiyorum,” diye yanıtladı Tess, gözleri sulanarak. “Sadece onun gerçekten hasta olduğunu biliyorum ve annem onun bir ameliyata ihtiyacı olduğunu söylüyor. Ama babamın bunu ödeyecek parası yok, onun için paramı kullanmak istiyorum.”

“Ne kadar paran var?” diye sordu Şikago’dan gelen adam.
“Bir dolar ve on bir sent” diye yanıtladı Tess, ancak duyulabilir bir sesle. “Ve bu sahip olduğum tüm para, ama eğer daha lazımsa biraz daha getirebilirim.”

“Evet, ne tesadüf” diye gülümsedi adam. “ Bir dolar ve on bir sent - küçük kardeşin için bir mucizenin tam ücreti. Bir eli ile parayı aldı, diğer eli ile kızın elinden tuttu ve “Beni yaşadığın yere götür” dedi. “Kardeşini görmek ve anne baban ile tanışmak istiyorum. Gereksinim duyduğunuz mucizeye sahip olup olmadığımıza bir bakalım.”

Bu iyi giyimli adam Dr. Carlton Armstrong idi, nöro - cerrahide uzman bir cerrah. Ameliyat ücretsiz yapıldı ve Andrew’in eve dönmesi ve iyileşmesi uzun sürmedi. Anne ve baba onları buraya kadar getiren olaylar zinciri ile ilgili mutlu şekilde konuşuyordu. “Bu ameliyat gerçek bir mucize” diye fısıldadı annesi. “Ameliyatın maliyetini merak ediyorum”

Tess gülümsedi. O, bir mucizenin fiyatının ne olduğunu tam olarak biliyordu...bir dolar ve on bir sent....artı küçük bir çocuğun inancı.

Mucize doğal yasanın ertelenmesi değildir, daha yüksek bir yasanın işlemesidir...(GERÇEK BIR HIKAYE)

Hangisi Doğru?






Aşağıda beş şekil verilmiştir.Diğerlerinden farklı olan şekli bulunuz..

Aşağıdaki cevabı okumadan önce lütfen şekillere bakıp düşünün.

“B seçeneğini şeçtiyseniz tebrikler! Dorğu cevabı buldunuz.

Düz kenarı olan tek şekil B seçeneği.

Bazılarınız C seçeneğini seçmiş olabilir.

Çünkü diğerleri arasında asimetrik olan bir tek o.

C de doğru cevap.

Benzer bir durum A seçeneği için de geçerli:

Köşesi olmayan bir tek o var. Bu yüzden A da doğru.

D peki? hem düz bir kenara hem de eğimli bir kenara sahip sadece D seçeneği var. Öyleyse D seçeneği de doğru.

Peki ya E?

Diğerleri arasında öklidçi olmayan bir üçgenin öklid bir alandaki izdüşümü olan şekil E seçeneği.

O da doğru cevap bu durumda.

Bu tür bir alıştırmayı okulda göremezsiniz.

Eğitim sistemimiz insanlara neyin doğru cevap olduğunu öğretmek üzere kurulmuştur.

Bir tek doğru cevap olduğu yaklaşımı, düşüncelerimizin en derinlerine kadar nüfuz etmiştir.

Sorun hayatın büyük bir bölümünün böyle olmadığı gerçeğidir.

Hayatımız belirsizliklerle dolu ve aradığımıza bağlı olarak birden fazla doğru cevap var.

Ancak sadece tek bir doğru cevap olduğunu düşünürseniz bir tane bulduğunuz anda aramayı bırakırsınız.”

-Roger von Oech (Beyninizi Kamçılayın kitabından)

Çoktan seçmeli soru yağmuru altında ıslanmış körpe beyinler, sadece tek bir doğru cevap arayışı içerisinde yaratıcılıklarını yitiriyorlar.

Farklı perspektiflerle düşünme yeteneğimiz, daha biz küçükken öğretmenlerimiz tarafından acımasızca gasp ediliyor.

Oysa, perspektifimizi değiştirip bilgimizle oynayarak olağanı olan dışına çevirebiliriz.

Albert Szent-György nin dediği gibi; 'Buluş dediğimiz şey herkesle aynı yere bakıp farklı bir şeyler düşünebilmektir.'

12 Eylül 2013 Perşembe

Atatürk Nasıl Bir Önderdi?

 

Atatürk’ün kişisel özelliklerinden biri de önder olmasıdır. Gerek 
askerliğinin, gerek devlet adamlığını hep başarılar içinde 
geçmesinin bir nedeni de çok iyi bir yönetici ve önder 
olmasıdır. Yöneticiliği etkileyicidir. İnsanları etki altına alma 
sanatını çok iyi uygular. Bunu yaparken de bağlı kaldığı kural, 
dürüstlüktür.”Birbirimize hep hakikati söyleyeceğiz. 
Felakat ve saadet getirsin, iyi veya fena olsun daima 
hakikatten ayrılmayacağız .” Hayatta en fena şey 
riyakârlıktır. Hakikat ne olursa olsun riyakârlar onu temizlik ve 
saflık kisvesine bürünerek saklamaya çalışırlar ki bu 
büyük bir tehlikedir.” 

Atatürk, yönetirken işte bu esaslara bağlıdır. O ayrıca
verdiği karaları sonuna kadar uygular Büyük kararlar vermek 
kâfi değildir. Bu kararları cesaret ve kesinlikle tatbik etmek 
lazımdır. Mustafa Kemal ayrıca uygulanamaz nitelikte karar da 
vermez o bunu çok iyi bilir ve şöyle der:“Benin her emrim 
yapılır; çünkü benden yapılmayacak emirler çıkmaz.” 
Nutukta yer alan şu sözlerini kendine sürekli olarak rehber 
yapmıştır. “ Hayat demek mücadele çarpışma demektir. 
Hayatta muvaffakiyet mutlaka mücadelede 
muvaffakiyetle mümkündür. Bu da manevi ve maddi 
bakımdan kuvvete kudrete dayanır bir niteliktir.” 
Kendi dehasında bu kuvvet ve kudret mevcut 
olduğundan hep başarıyı düşünmüş ve sağlanmıştır.



Onda hemen hemen bütün önderlerde görülen gurur ve
kendini beğenmişlik kesinlikle yoktu. Şöyle diyordu. 
”Bir adam ki büyük olmaktan bahseder benim hoşuma 
gitmez bir adam ki memleketi kurtarmak için evvela 
büyük adam olmak lazımdır der ve bunun için bir de 
örnek seçer onun gibi olmayınca memleketin 
kurtulamayacağı inancında bulunur bu adam değildir. 
Gerçekte ihtirassız büyük bir iş meydana getirilmez 
Fakat onun herhalde millet yolunda bir hizmet 
gayesinde yönelmiş olması lazımdır. 
Başkan olan kimsenin milletin ülküsüne göre hareket 
etmesi ve milletin psikolojisini bildikten sonra o 
milletin eğilimine göre uyması gerekir.

Atatürk’ün en belirgin özelliklerinden biri de budur.
Onun ben yaptım ben kazandım ben başardım gibi 
kendisini övücü sözler söylediği görülmemiş Tam tersi 
yaptıklarını hepsini millete mal etmiş Türk milleti başardı, 
demişti. Zaferden sonra Ankara’ya geldiğinde kendisini 
coşkun törenlerle karşılayan içtenlikle kutlayan halka 
verdiği söyleve Türk askerine şükranlarını bildirerek 
başlamış Vatanın kurtuluşu kazanılan zaferler 
Türk ordusu ile büyük Türk milletinin gösterdiği 
kahramanlık ve fedakârlık eseridir, diye 
sözlerine son vermiştir.



Bir insan ata bu kadar mı yakışır?

Mustafa Kemal gösterişten hoşlanmayan gerçek bir
halk adamıdır kendisini bütün varlığı ile memleket 
ve millet işlerine adamıştır. Milletin kendisine verdiği 
serveti olduğu gibi yine millete vermiştir. Öyle ki 
bu servetin mirasçılarına geçmemesi için özel bir 
kanun çıkartmıştır Bu dünya tarihinde hiçbir devlet 
adamında görülmeyen bir davranıştır. Onun 
dünya tarihinin seçkin birkaç adamı arasında yer alması 
biz Türkler için bir mutluluk ve kıvanç kaynağı olmalıdır.

Kaynak: www.ataturkinkilaplari.com