12 Kasım 2021 Cuma

Trakai Gölü ve Atatürk



Trakai, bir göl köyüdür. Nerede olduğunu biliyor musunuz? İnanın bu yazıyı yazana kadar nerede olduğunu ben de bilmiyordum; daha da ilginci hiç duymamıştım. Tesadüfen bir watsapp grubunda okumasam duyacak da değildim. İşte bizim, ırkımızla ilgili bilgi dağarcığımız bu kadar!


Bu gibi yazıları yazarken yüzümün kızarmadığı an hiç olmadı! Bilgimiz çok az ve hiç de umursamıyoruz! Cahilliğimizden artık utanmıyoruz ve utanç duygumuzu ne yazık ki kaybettik! Neyse biz konumuza gelelim.


Trakai 7-8 bin nüfusa sahip bir göl köyüdür. Bu yer Litvanya’da bulunmaktadır. Bir şekilde haritada bir kez bakmanızı öneririm. Baktığınızda Türk ve Müslüman dünyasıyla hiç ilgisi olmayan bir coğrafyada olduğunu göreceksiniz.


Bu coğrafyada yaklaşık altı yüz yıldır yaşayan, Musevi inancından olan (Yahudi değil) Karay Türkleri yaşamaktadır.


Büyük Litvanya Kralı Vytautas Kuman soyundan gelen Kırım Türklerine toprak vererek bu bölgeye yerleştirmiş. Buraya yerleşen Karay halkı o günden bu güne kültürünü, dilini ve kendine has yaşantısını sürdürmeye ve o bölgede asırlarca yaşamaya devam etmişlerdir.


Tarihsel süreçte ne Osmanlı ne de başkalarının bunlardan haberi olmuş. Ufak bir topluluk, uzak bir coğrafya... Eee, haliyle kimsenin umurunda değiller. Ta ki Prof. Oktay Sinanoğlu 1970'lerde Atom fiziğiyle alakalı bir toplantı için Litvanya'ya gidene kadar!


Toplantı sonrası Sinanoğlu'nun arkadaşı olan Profesör Yutsis, kendisini ilgisini çeker diye Trakai'ye götürüyor. Harika bir yer ve tarihi binalar... Sinanoğlu hayran kalıyor oraya. Orada köyün ihtiyar meclisinin başı olan aksakallı bir adamla tanışır ve köy hakkında konuşmaya başlarlar. Uzun uzun konuşurlar; hem de Türkçe!


Aksakallı, bakın Sinanoğlu'na neler söylemiş:


"Atatürk'ümüz zamanında Türkiye'den O'nun gönderdiği elçiler gelir; bize Türkçe dergiler, kitaplar getirirdi. Atatürk vefat etti, Türkiye'den ses seda kesildi. Size ne oldu?"


Düşünebiliyor musunuz? O kadar savaşları yapacaksın. Bir ülkeyi yeniden yaratacaksın, onu kalkındırmak için hızlı davranıp onca kurumu kuracaksın, 20. asrın gelişmiş medeniyetine bir an evvel ulaşabilmemiz için ileri hamlelerini zamanımızın hız kavramının üstünde yapmak için çaba sarf edeceksin ve bir de dünyanın neresinde olursa olsun, ırkını yalnız bırakmamak için onlara da ulaşacaksın!


Bir an insanın içinden "Yok be!" demesi geliyor değil mi? İşte onun için Mustafa Kemal Atatürk oluyor! Onun için yüz yılın lideri oluyor! Onun için savaştığımız düşmanlar bile ona hayran oluyor! Onun için önünde saygıyla eğiliyorlar! Onun için dünyaya Kurtuluş Savaşı örnek oluyor!


İçimden şunları haykırmak geçiyor: "Atatürk ölünce, Türkler uyudu. Atatürk ölünce, Türk ırkı kendini unuttu. Atatürk ölünce, devşirmeler türedi. Atatürk ölünce, ülke hızla geriye gitmeye başladı. Atatürk ölünce, halk uyumayı seçti ve hala uyuyor!"


Şunu bir kez daha anladım ki Atatürk üstün zekası ve enerjisiyle Türk'ü ve Türklüğü en yüksek yere çıkarmayı kendine görev edinmiş, Türk'e ve Türklüğe aşık bir insandı! 


Kaynak: prof. oktay Sinanoğlu.

Genç yazara bir mektup

Genç yazara bir mektup

Bir yerlerde muhakkak milliyetçi bir yazar vardır. Ararsanız bulursunuz. Ama aramaya başlamadan önce büyüklerinizden izin almalısınız. Yazarın, büyüklerce milliyetçi diye onaylanmaması hâlinde ağzıyla kuş tutması dahi beyhudedir.

 Yazar: Afşar Çelik, Tarih: 4 Kasım 2021,  Bizim Kalemlerimiz

Sevgili Yazar Kardeşim,

Nasılsın? İnşallah iyisindir. Bizleri sorarsan kendi vatanımızda iç güveysinden halliceyiz. Sana bir mektup yazmak istedim. Nereden başlayayım bilemedim ama mutlaka yazmak istedim. Vakt-i zamanın birinde…

Bahçeli’de bir apartumandaydık. Aylardan ocak mıydı neydi? Orta halli bir dairede bir alay adamdık. Ne hüzünlü ne şaşkın bir kalabalıktık. Ve gene ağlaşıyorduk: “Bizim neden senaristimiz, ressamımız, bestecimiz, yazarımız yok?” diye…

Kalbinde bu dünyanın olanca hüznünü taşıyıp ince mi ince bir suskunlukla çekip gitmiş bir arkadaşımın ardından, lüzumsuz mu lüzumsuz faydacılıklarımızla kendimizi teselli ediyorduk ya… Dedim ya bir yandan da ağlaşıyorduk, “Neden yazarımız, çizerimiz yok?” diye…

Ama ağlaştığımız aslında bu değildi. Ağlaştığımız şey, güdebildiğimiz, idare edebildiğimiz, emredebildiğimiz yazarlarımızın, yaratıcı zekâlarımızın olmadığıydı.

Bir yerlerde muhakkak milliyetçi bir yazar vardır. Ararsanız bulursunuz. Ama aramaya başlamadan önce büyüklerinizden izin almalısınız. Yazarın, büyüklerce milliyetçi diye onaylanmaması hâlinde ağzıyla kuş tutması dahi beyhudedir.

Bir eyyam-ı bahur içre âli Osmanî peymanesinden hissedar olmamış ve hele ki part-i âlinin menfaat-i aliyesine hadim olmamış insana “milliyetçi” denemeyeceğinden, en evvelâ milliyetçiliğinizin büyüklerinizce tasdik edilmesi icap eder.

Çünkü kimin yazar olup olmayacağına onlar karar verirler.

Maazallah Türk İslam ahlâkına aykırı, şeriata mugayir, hele ki cins-i latifle alakalı sevda-i masiva konulu bir şeyler yazan birisi varsa zinhar yanına yaklaşılmamalıdır.

Sahi yahu! Yazar ne yazmalıdır?

Aslına bakarsanız bunu kendime yıllardır soruyorum.

Yazarlık “doğru şeyi yazmakta isabet göstermek midir?” Yoksa yazarlık, kendi doğrularımızı kendi estetiğimizle ortaya koyabilmek yetkinliği midir?

Eh… Bir yerlerde sizi yazar yapacağını söyleyen abiler ablalar, sizi dizlerine oturtup hangi terkib-i Osmanîyi nerede nasıl kullanacağınızı size belletirken siz de “Ay ne güzel yazar oluyorum yavaş yavaş…” diye sevinirsiniz.

De… Canlar ciğerler… O işler öyle olmaz. Abilerim, ablalarım, kızmayın ama uyduruk kurslarla, abi abla onayıyla hiç kimse yazar olamaz.

Şimdilerde “Ay ne güzel bak ben de bir milliyetçi gruba girdim, abilerim ablalarım benden yazı istiyor ben de büyüyünce evelallah onların müsaade-i keremi ile yazar olacağım…” diye düşünen genç kardeşlerime, böyle düşünüyorlarsa yazmayı yolun başında bırakmalarını hararetle tavsiye ederim.

Neden mi? Belki ben bir hainimdir… Belki ben bir casusumdur, değil mi ya?

Herhâlde ben milliyetçi camiada yeni yazarlar yetişmesini engellemek için Bolivya istihbaratı tarafından tutulmuş bir ajanımdır. Değil mi ya?

Genç yazar kardeşim!

Yazar olup olmadığına karar verebilecek tek bir insan var, o da sensin! Galip Emmi’me atfedilen şu “erken kifayet kompleksi” mavrasıyla senin önünü tıkamak isteyenlere, istirham ederim aldırma. Çünkü bir yola girdiğinde ya kararlısındır ya da başarısız. Kararlıysan yol alırsın, kararsızsan zaten yolda kalmışsın demektir.

Ve yazarlık konusunda karar verebilecek tek kişi de sensindir. Hiç kimseye sana yazar olduğunu söylemek iznini vermemelisin.

Eğer bir yazar olmak istiyorsan, bir yazar olarak yazmaya başlamalısın. Her adımda büyüklerinden onay bekleyen bir çocuksan üzgünüm ama hep öyle kalırsın.

Yazarlıkta ancak yazarak yol alırsın. Yazmak senin için yemek içmek kadar doğal bir ihtiyaç değilse muhtemelen sen yazar olarak takdir edilmek isteyen bir amatörden başka bir şey değilsindir.

Sana neyi nasıl yazmanı söyleyecek birilerine ihtiyaç duyuyorsan şöhret meraklısı bir müzmin acemisin demektir.

Genç yazar kardeşim…

Sözüm sanadır. Çünkü senin dışında hiç kimse tamamlanmış bir metnin, kalbinin orta yerinde bir kale gibi dikilecek tatminini hissedemez. Çünkü senin dışında hiç kimse sözcüklerle bir dünya yaratma işinin yorgunluğunu, ellerindeki hayali nasırların sızısıyla hissedemez. Çünkü hiç kimse kendi dilinin sokaklarından senin gibi öyküler derleyemez.

Şunu da unutmaman lazım. Yazarsan takdir edilmeksizin ve takdir beklemeksizin yazacaksın.

Yazıyı maceraların en heyecanlısı bilerek yazacaksın. Yazdığında, anandan emdiğin sütün tadıyla kokusuyla yazacaksın. Onu ancak ve yalnız sen tadacaksın. Hiç kimsenin tarifine ve iltifatına bakmaksızın yazacaksın. Yazdığın her metinle Türkçenin bir yol tabelasını, bir harita kerterizini, diktiğini düşünerek yazacaksın. Seni bu kutlu işte, sözde mevkileriyle sözde yetkileriyle sınırlayanlara gülerek yazacaksın. Seni görmezden gelenlere gülerek yazacaksın.

Çünkü şunu bilmelisin ki onlar seni kartondan takdirleriyle ve cehaletleriyle güttüklerini sanacaklar ama… Onlar yazamayacaklar, sadece sen yazacaksın!

Ve onların önlerine yazdıklarını yığsan bile görmeye yanaşmayacaklar. Çünkü sen onlar gibi olmayacaksın. Çünkü sen ancak kendi ağzınla ve kendi ellerinle dünyalar yaratacaksın.

Sen öksüz Türklüğünle, Arap özentiliğinden caiz bir milliyet duygusu çıkarıp da Türklüklerini imanlarının bir yerine sığdırmaya çalışanlara aldırmadan yazacaksın.

Onlar yapamayacaklar…

Ama sen yazacaksın.

Maruzatım budur, sağlıcakla kalasın, bereketle yazasın.

“Casus” Ağabeyin Afşar


Afşar Çelik

Kaynak: https://millidusunce.com/genc-yazara-bir-mektup/?fbclid=IwAR3ZMiSZacds4sLvse8wx4uvGXgYWod86LQy5AxCfAdw4zyXxmeea7JSGrY

Yetenek/sizsiniz

 Tanıdık geliyor mu?


İki psikiyatri uzmanı, 10 yıl kadar önce bir teori ortaya atmış şöyle ki; 


"Cehalet, gerçek bilginin aksine, bireyin kendine olan güvenini artırır." 


Ve bunun üzerine bir araştırma başlatıldı. Fizyolojik ve zihinsel alanda yapılan çeşitli uygulamaların sonucunda şu bulgulara ulaşıldı: 

· Niteliksiz insanlar ne ölçüde niteliksiz olduklarını fark edemezler. 

· Niteliksiz insanlar, niteliklerini abartma eğilimin-dedir. 

· Niteliksiz insanlar, gerçekten nitelikli insanların niteliklerini görüp anlamaktan da acizdirler. 

· Eğer nitelikleri, belli bir eğitimle artırılırsa, aynı niteliksiz insanlar, niteliksizliklerinin farkına varmaya başlarlar. 


Cornell Üniversitesi'ndeki öğrenciler arasında bir test yapıldı ve klasik "Nasıl geçti?" sorusuna öğrencilerden yanıtlar istendi... 


Soruların yüzde 10'una bile yanıt veremeyenlerin “kendilerine güvenleri” müthişti. Onların "testin yüzde 60'ına doğru yanıt verdiklerini" düşündükleri; hatta "iyi günlerinde olmaları halinde yüzde 70 başarıya bile ulaşabileceklerine inandıkları" ortaya çıktı. 


Soruların yüzde 90'ından fazlasını doğru yanıtlayan-lar ise “en alçakgönüllü” deneklerdi; soruların yüzde 70' ine doğru yanıt verdiklerini düşünüyorlardı. 


Tüm bu sonuçlar bir araya getirildi ve Dunning-Kruger Sendromu'nun metni yazıldı: 


“İşinde çok iyi olduğuna” yürekten inanan ‘yetersiz’ kişi, kendini ve yaptıklarını övmekten, her işte öne çıkmaktan ve aslında yapamayacağı işlere talip olmaktan hiçbir rahatsızlık duymaz! Aksine her şeyin hakkı olduğunu düşünür! 

Ancak bu ‘cahillik ve haddini bilmeme’ karışımı mesleki açıdan müthiş bir itici güç oluşturur. 


‘Eksiler’ kariyer açısından ‘artıya’ dönüşür. 


Sonuçta, ‘kifayetsiz muhterisler’ her zaman ve her yerde daha hızlı yükselirler… 


Bu arada, gerçekten bilgili ve yetenekli insanlar çalışma hayatında ‘fazla alçakgönüllü' davranarak öne çıkmaz, yüksek görevlere kendiliklerinden talip olmaz, kıymetlerinin bilinmesini beklerler... Tabii beklerken kırılır, kendilerini daha da geriye çekerler... Muhtemelen üstleri tarafından da ‘ihtiras eksikliği’ ile suçlanırlar..." 


N'olur fazla mütevazı olmayın!... 


"Siz de çevrenize şöyle bir bakın" diyeceğim ama eminim bu satırları okurken bile aklınızdan bir dolu yüz, bir dolu isim geçti... 


Bence Dunning ile Kruger'in, bu çalışmalarıyla 2000'de, Nobel yerine Harvard Üniversitesi'nin Ig Nobel'ini alma nedeni "cahil olmamalarıydı". 


Gönlümün nobelini bu ikiliye vererek yazımı Bertrand Russel'in bir sözüyle bitiriyorum: 


“Dünyanın sorunu, akıllılar hep kuşku içindeyken aptalların küstahça kendilerinden emin olmalarıdır.” 


Ahmet Şerif İzgören

Benlikteki Kusur

 Meh-i nev, bedr olur amma kelef gitmez izârından;

Olur, bir vechile aybı nümâyân, ehl-i noksânın. 

             Çelebizâde Âsım (XVIII. yy)


Hilâl hâlinde görünmeye başlayan ve yavaş yavaş büyüyen ay, sonunda tam ve nurlu bir hâl alır ama, yine de üzerindeki lekeler, gölgeler kaybolmaz. Huy ve ahlâk zafiyetleri olan insanlar da böyledir. Ne kadar göz kamaştırıcı bir kıyafete bürünseler, ne kadar yüksek mevkilere ve servetlere sahip olsalar da benliklerindeki kusurları bir türlü bırakmaz, mutlaka belli ederler. 

(Ahmet Tetik Beye teşekkürlerimle.)

İki korku

BAHTİYAR VAHABZADE’NİN “İKİ ĠORḪU” ADLI MANZUMESİ 

Yayıma hazırlayan: Yavuz AKPINAR 

 Kaynak: https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/135857

5 Kasım 2021 Cuma

Devlet tavandan çöker

"Kâmran İnan Beyin, yıllar öncesinden bir tespitini dikkatlerinize sunmak istiyoruz. Şöyle demişti; "İyi idareler altında, devlet büyür, güçlenir. Kötü idareler altında zayıflar, sonunda çöker. Devletlerin çökmesi, hep tavandan olmuştur."

(Ahmet Tetik Beye teşekkürler.)


22 Haziran 2020 Pazartesi

Çilek ve Ayrık Otu

....Efendim, bendeniz “Dağdan kestim kereste / Kuş besledim kafeste / Dediler yârin hasta / Yetiştim son nefeste” gibi nahif halk şiirine bayıldığım için olacak, öyle her şiiri beğenmem. Sıradan şiirlerde bile sadelik içinde ihtişam ararım. Önüme şiir diye gelen metni önce bir düz yazı gibi okurum. Okunabiliyorsa o benim için şiir değildir. Sonra anlattığında olağanüstü bir durum, duygu, düşünce, estetik yoksa bunu babam da yazar deyip bir kenara koyarım. Yeni ve güzel bir duyuş, söyleyiş ve benzetiş yoksa o metin benim için şiir değildir.
Söylemesi ayıp, oturduğum evin hayatında çilek yetiştiriyorum. Çilekler suyu sever. Ben de her seher onlara su verir, saksılarında büyüyen zararlı otlar ayıklarım. Geçen gün biraz dikkatli bakınca çileğin birinin köküne yakın bir yerde kendisini çileğin rengine, şekline ve boyuna benzetmiş bir zararlı ot gördüm. Çilek kadar boyu uzamış, yaprakları çilek yaprağı gibi büyümüş, uzaktan bakıldığında ayırt etmek zor. Hâlbuki onu daha büyümeden kökünden söküp almış olmam gerekirdi. Çünkü çileğimin saksıdan alacağı besini azaltıyor, toprağın gücünü yok ediyordu. Nasıl oldu da gözden kaçırmışım. Bana kaliteli şairin yanında kendisini gizleyen kötü şair ve iyi şiirin yanında ondan nemalanan kötü şirin durumunu hatırlattı. Bunlar o kadar çok ki. Edebiyat dünyamızda ve özellikle şiirde ciddi bir tenkit geleneği olmadığı için maalesef o iklimde her türlü ayrıkotu rahatça yeşeriyor.
Bir atasözümüz şöyledir: “Yüz attan bir yüğrük at, bin yüğrük attan da bir Tulpar çıkar” Yüğrük, koşan at, Tulpar ise uçan at demektir. Dilimiz bu kadar sahipsizken, edebiyatımız bu kadar çoraklaşmış iken şiirimizin var olamayacağını söylemeye çalışıyorum. İstisnası, bu bin şairin içinden çıkan bir şairimizdir. Binlerce şair içinden bir kişi çıkar ve biz onun kıymetini bilmezsek milletimiz kaybeder; dilimiz, sanatımız, edebiyatımız kaybeder. Şiiri başka hiçbir sanat dalına meze yapmadan kendi başına yüceltmek, öncelikle şairlerin görevidir. Onlar kendilerini değerlendirerek güzeli çirkini ayırmak zorundalar. Yalnız şiir akşamları yapıp şiir okumak yetmez, o şiirin Türk şiirine getirdiği yenilik ve güzellikle, şairin başardığı şeyin ne olduğu da konuşulmalıdır. Binlerce yıllık dilimize ne kazandırmıştır? Kaybolup gitmekte olan hangi kelimeyi tam yerinde kullanıp hayata döndürmüştür? Yoksa bu şiir toplantıları kendin çal kendin oyna toplantıları oluyor. Buna bir son vermek durumundayız. Çünkü şiirimiz ölüyor. Gerçek şairler yol bulamıyor. Şair Mehmet Ali Kalkan “Şu adam şiir yazsa da okusam dediğiniz biri varsa şiir vardır.” demişti. Böyle biri var mı?   Pek azı istisna tutulursa ortada dolaşanlar şair, yazdıkları da şiir değil. Vezni kafiyeyi bırakın, imlâ yok. Bir dili en üst düzeyde bilip kullanması gereken şair imlayı bilmiyor. Hece desen değil, serbest desen o da değil. Modern resim diye yutturulan tuvale atılmış boyalara benziyorlar. Hatta mısraların ortasında kesme işareti kullanılan şiirler yazılıyor, bu da bir yenilik diye sunuluyor. Rahmetli Mehmet Akif Ersoy’un beş bin şiiri ezbere bildiği söylenir. Bizimki ise doğru dürüst şiir okumamış, şairleri tanımıyor ki Mehmet Kaplan’ın şiir tahlillerini okusun.
Şiirin ve şairin gıdalanacağı iklimi oluşturmada gazete ve dergilerimizin rolü nedir? “Günümüzde hangi gazeteyi açsanız tiyatro ve müziğe ayrılmış sütunlar, hatta sayfalar dolusu yazıyla karşılaşırsınız. Gazetelerin hemen her günkü sayılarında herhangi bir gösteriye, sergiye ya da yeni yayınlanan roman, öykü, şiir kitaplarına ilişkin tanıtma ya da değerlendirme yazıları yer alır. Gerçekleşen bir etkinliğin daha dumanı üzerindeyken, o etkinliği en ince ayrıntılarına dek irdeleyen yazılar yayımlanır: Falanca dram, komedi ya da operada, falanca aktris ya da aktör filanca rolü üstlenmiş ve bilmem nasıl bir sunum sergilemiş; dramın, komedinin ya da operanın konusu şuymuş, falanca falanca üstünlükleri ya da eksikleri varmış. Falanca sanatçının keman ya da piyanoyla falanca parçayı nasıl yorumladığına, sanatçının ya da yorumladığı parçanın ne gibi üstünlükleri ya da eksiklikleri olduğuna ilişkin olarak da yine aynı ayrıntı ve özenle kaleme alınmış yazılara da rastlayabilirsiniz. Her büyük kentte en az bir tane yeni bir resim sergisi açılmıştır ve sergide yer alan yapıtların üstünlüklerine ve eksiklerine ilişkin olarak bu işin uzmanlarınca, eleştirmenlerince kaleme alınmış, derin düşünceler dile getiren yazılar, serginin hemen ertesi günü boy gösterir gazete sayfalarında. Hemen her gün dergilerde yeni romanlardan bölümler ya da şiirler yer alır ve gazeteler okurlarına bu sanat yapıtlarına ilişkin ayrıntılı değerlendirme yazıları sunmayı görev bilirler.” 
Sözün özü: Ben bir şair vefat etmedi, öldü derken, yaşarken unutulmaya terk edildi, kendi denizimizden inciler toplamasına yardım etmedik, çünkü şiirimizin geldiği nokta bu, öldükten sonra da onu adam yerine koymadık, layık olduğu şekilde ebediyete uğurlayamadık demeye çalıştım. Bundan kurtulmak istiyorsak kabiliyetleri erken keşfedip onu baş tacı etmemiz, nerede olursa olsun bulup desteklememiz lazımdır. Dilimizi çok seven ve ustaca kullanabilen insanları bulup önümüze katmazsak, dilimiz de çoraklaşır, gönlümüz de. Konuşma özürlü, üç yüz beş yüz kelimeyle konuşan kekeme bir toplum olup çıkarız vesselam.