9 Haziran 2014 Pazartesi

Dunning Kruger Sendromu

İki psikiyatri uzmanı, 10 yıl kadar önce bir teori ortaya atmış şöyle ki;  "Cehalet, gerçek bilginin aksine, bireyin kendine olan güvenini artırır."  Ve bunun üzerine bir araştırma başlatıldı. Fizyolojik ve zihinsel alanda yapılan çeşitli uygulamaların sonucunda şu bulgulara ulaşıldı:  · Niteliksiz insanlar ne ölçüde niteliksiz olduklarını fark edemezler.  · Niteliksiz insanlar, niteliklerini abartma eğilimindedir.  · Niteliksiz insanlar, gerçekten nitelikli insanların niteliklerini görüp anlamaktan da acizdirler.  · Eğer nitelikleri, belli bir eğitimle artırılırsa, aynı niteliksiz insanlar, niteliksizliklerinin farkına varmaya başlarlar.  Cornell   Üniversitesi'ndeki öğrenciler arasında bir test yapıldı ve klasik "Nasıl geçti?" sorusuna öğrencilerden yanıtlar istendi...  Soruların yüzde 10'una bile yanıt veremeyenlerin “kendilerine güvenleri” müthişti. Onların "testin yüzde 60'ına doğru yanıt verdiklerini" düşündükleri; hatta "iyi günlerinde olmaları halinde yüzde 70 başarıya bile ulaşabileceklerine inandıkları" ortaya çıktı.  Soruların yüzde 90'ından fazlasını doğru yanıtlayanlar ise “en alçakgönüllü” deneklerdi; soruların yüzde 70' ine doğru yanıt verdiklerini düşünüyorlardı.  Tüm bu sonuçlar bir araya getirildi ve Dunning Kruger Sendromu'nun metni yazıldı:  “İşinde çok iyi olduğuna” yürekten inanan ‘yetersiz’ kişi, kendini ve yaptıklarını övmekten, her işte öne çıkmaktan ve aslında yapamayacağı işlere talip olmaktan hiçbir rahatsızlık duymaz! Aksine her   şeyin hakkı olduğunu düşünür!  Ancak bu ‘cahillik ve haddini bilmeme’ karışımı mesleki açıdan müthiş bir itici güç oluşturur.  ‘Eksiler’ kariyer açısından ‘artıya’ dönüşür.  Sonuçta, ‘kifayetsiz muhterisler’ her zaman ve her yerde daha hızlı yükselirler…  Bu arada, gerçekten bilgili ve yetenekli insanlar çalışma hayatında ‘fazla alçakgönüllü' davranarak öne çıkmaz, yüksek görevlere kendiliklerinden talip olmaz, kıymetlerinin bilinmesini beklerler... Tabii beklerken kırılır, kendilerini daha da geriye çekerler... Muhtemelen üstleri tarafından da ‘ihtiras eksikliği’ ile suçlanırlar..."  N'olur fazla mütevazi olmayın!...  "Siz de çevrenize şöyle bir bakın" diyeceğim ama eminim bu satırları okurken bile aklınızdan bir dolu yüz, bir dolu isim geçti...  Bence Dunning ile Kruger'in, bu çalışmalarıyla 2000'de, Nobel yerine Harvard   Üniversitesi'nin Ig Nobel'ini alma nedeni "cahil olmamalarıydı".  Gönlümün nobelini bu ikiliye vererek yazımı Bertrand Russel'in bir sözüyle bitiriyorum:  “Dünyanın sorunu, akıllılar hep kuşku içindeyken aptalların küstahça kendilerinden emin olmalarıdır.”    TÜZDER-ÜSTÜN ZEKÂLILAR DERNEĞİ  www.tuzder.org

İki psikiyatri uzmanı, 10 yıl kadar önce bir teori ortaya atmış şöyle ki;
"Cehalet, gerçek bilginin aksine, bireyin kendine olan güvenini artırır."

Ve bunun üzerine bir araştırma başlatıldı. Fizyolojik ve zihinsel alanda yapılan çeşitli uygulamaların sonucunda şu bulgulara ulaşıldı:

· Niteliksiz insanlar ne ölçüde niteliksiz olduklarını fark edemezler.
· Niteliksiz insanlar, niteliklerini abartma eğilimindedir.
· Niteliksiz insanlar, gerçekten nitelikli insanların niteliklerini görüp anlamaktan da acizdirler.
· Eğer nitelikleri, belli bir eğitimle artırılırsa, aynı niteliksiz insanlar, niteliksizliklerinin farkına varmaya başlarlar.

Cornell Üniversitesi'ndeki öğrenciler arasında bir test yapıldı ve klasik "Nasıl geçti?" sorusuna öğrencilerden yanıtlar istendi...
Soruların yüzde 10'una bile yanıt veremeyenlerin “kendilerine güvenleri” müthişti. Onların "testin yüzde 60'ına doğru yanıt verdiklerini" düşündükleri; hatta "iyi günlerinde olmaları halinde yüzde 70 başarıya bile ulaşabileceklerine inandıkları" ortaya çıktı.
Soruların yüzde 90'ından fazlasını doğru yanıtlayanlar ise “en alçakgönüllü” deneklerdi; soruların yüzde 70' ine doğru yanıt verdiklerini düşünüyorlardı.

Tüm bu sonuçlar bir araya getirildi ve Dunning Kruger Sendromu'nun metni yazıldı:

“İşinde çok iyi olduğuna” yürekten inanan ‘yetersiz’ kişi, kendini ve yaptıklarını övmekten, her işte öne çıkmaktan ve aslında yapamayacağı işlere talip olmaktan hiçbir rahatsızlık duymaz! Aksine her şeyin hakkı olduğunu düşünür!

Ancak bu ‘cahillik ve haddini bilmeme’ karışımı mesleki açıdan müthiş bir itici güç oluşturur.
‘Eksiler’ kariyer açısından ‘artıya’ dönüşür.

Sonuçta, ‘kifayetsiz muhterisler’ her zaman ve her yerde daha hızlı yükselirler…

Bu arada, gerçekten bilgili ve yetenekli insanlar çalışma hayatında ‘fazla alçakgönüllü' davranarak öne çıkmaz, yüksek görevlere kendiliklerinden talip olmaz, kıymetlerinin bilinmesini beklerler... Tabii beklerken kırılır, kendilerini daha da geriye çekerler... Muhtemelen üstleri tarafından da ‘ihtiras eksikliği’ ile suçlanırlar..."

N'olur fazla mütevazi olmayın!...
(Bu arada: Fazla tevazu, iki kere methedilme arzusundan kaynaklanır - mış!- MKA)

"Siz de çevrenize şöyle bir bakın" diyeceğim ama eminim bu satırları okurken bile aklınızdan bir dolu yüz, bir dolu isim geçti...

Bence Dunning ile Kruger'in, bu çalışmalarıyla 2000'de, Nobel yerine Harvard Üniversitesi'nin Ig Nobel'ini alma nedeni "cahil olmamalarıydı".

Gönlümün nobelini bu ikiliye vererek yazımı Bertrand Russel'in bir sözüyle bitiriyorum:

Dünyanın sorunu, akıllılar hep kuşku içindeyken aptalların küstahça kendilerinden emin olmalarıdır.”

28 Mayıs 2014 Çarşamba

Zimem Defteri


Sus


26 Mayıs 2014 Pazartesi

Sevgi

Bir kadın, kapıdan dışarı çıktığında, bembeyaz sakallı üç ihtiyarın kendi evinin önünde oturduklarını görür.

-Ben sizi hiç tanımıyorum, der . Ama aç ve susuz olmalısınız. Lütfen içeriye gelin de sizlere bir şeyler ikram edeyim.

- Evin erkeği içerde mi? Diye sorar adamlar.
- Hayır, der kadın. Şu an evin dışında.
- O evde olmadığı sürece bizim bu eve girmemiz mümkün değil, diye cevap verirler. Akşam olup kocası eve döndüğünde kadın olanları anlatır.
- Peki, onlara söyleyebilir misin, der adam. Ben evdeyim artık, bu eve gelebilirler. Kadın dışarı çıkıp bu kişileri içeri davet eder.
Ama bu defa da;
- Hepimiz aynı anda içeri girmeyiz der yaşlı adamlar.
Kadın öğrenmek ister;
- Niye giremezsiniz?
İhtiyarlardan biri açıklar:
- Onun adı ZENGİN, der bir arkadaşını göstererek.
Diğeri BAŞARI.
Ben ise SEVGİ . . .
Sonra ekler;
- Şimdi içeri gir ve kocanla konuş. Hangimizi evinizde istersiniz?
Kadın içeri girip söylenenleri kocasına anlatır. Adam duyduklarıyla neşelenerek;
- Ne güzel, der. Madem öyle, Zengin’i içeri çağıralım ve evimizi zenginlikle doldursun  Karısı itiraz eder;
- Canım, niçin Başarı’yı çağırmıyoruz?
Bu sırada, evin diğer köşesinde bulunan gelinleri konuştuklarını duyar. Koşarak gelir ve kendi fikrini söyler;
-Sevgi’yi çağırsak daha iyi olmaz mı? Evimiz sevgiyle dolar !
- Gelinimizin teklifini dikkate alalım, der adam karısına. Dışarı çık ve bizim misafirimiz olması için Sevgi’yi davet et.
Kadın dışarı çıkar ve yaşlı adamlara sorar;
 -Hanginiz Sevgi idi? Lütfen içeri gel ve misafirimiz ol .
Sevgi ayağa kalkar ve eve doğru yürümeye başlar.
Fakat diğer iki yaşlı adam da onu takip ederler.
Kadın şaşırmış bir halde Zengin ve Başarı’ya sorar;
- Ben sadece Sevgi’yi davet ettim, siz niye geliyorsunuz?
Zengin ve Başarı bir ağızdan cevap verirler:
- Eğer Zengin’i ya da Başarı’yı davet etmiş olsaydın diğer ikisi dışarıda kalırdı. Ama sen Sevgi’yi davet ettin .O nereye giderse biz de ardından oraya gideriz . . .
Çünkü nerede Sevgi varsa, orda Başarı ve Zenginlik de vardır ! . . .

Mankurtlaşmak / Kanaralaşmak / Közkamanlaşmak

MANKURTLAŞMAK

Haklı, gerekçeli ve meşrû olanın dışında, bir insanın sırf çıkar ilişkisi nedeniyle yahut da özenti gibi kişilik zaaflarıyla veya başka nedenlerle kendi değerlerine, kendi inanç ve örflerine yabancılaşması, hatta kendi toplumuna, kendi değer yargılarına ihanet etmesi, eşine az rastlanır bir şey değildir. Hemen her kül-türde, bu yabancılaşma ve ihanetin ahlakî açıdan kritiğini yapan birtakım edebî tasvirler, hikayeler veya atasözleri bulunmaktadır; olması da gayet tabîdir. Kitaplarla anlatılamayan çağrılar çoğu zaman bir çift sözle anlatılır.
Bu yazıda yer vereceğimiz mankurt efsanesi ve diğer iki hikaye de işte bu türdendir. Yabancılaşma hususunda, meramımızı anlatmaya yetmektedir.

Mankurt efsanesini dünyaya tanıtan, kırgız yazar cengiz aytmatov (1) oldu. Aytmatov, bu acıklı hikayeyi “gün olur asra bedel” (2) adlı romanında anlatmaktadır. Mankurtlaşma hikayesi, kazakistan’ın sarı-özek bozkırının, neredeyse demiryolundan başka hiç kimsenin tanımadığı, kuş uçmaz kervan geçmez küçük bir istasyon köyünün renkli sîmâsı ve romanın kahramanı yedigey’in ‘gün’ünü ‘asra bedel’ yapan hikayelerden biridir.
Efsaneye göre, kazakistan’ın uçsuz-bucaksız sarı-özek bozkırının yerlisi olan kazaklar, eski tarihlerde, onların su kuyularına ve otlaklarına göz diken juan-juanlar’ın zaman zaman baskınlarına maruz kalmaktadırlar. Baskınlarda bazen kazaklar, bazen de juan-juanlar gâlip gelmektedir. Juan-juanlar savaşı kazandıklarında, alıp götürdükleri esirlerin bazılarını başka kabilelere satmaktadırlar ki bunlar oldukça şanslı sayılırlar. Çünkü hiç olmazsa, köle olarak da olsa, sağ kalmaktadırlar. Güçlü kuvvetli esirleri ise satmamakta, akıl almaz işkencelerle, hafızalarını kaybettirerek, adeta delirtmekte ve onları, kendilerinin sâdık köleleri olarak en önemli işlerde çalıştırmaktadırlar.
Juan-juanlar’ın işkencesini dinlemek bile acı vericidir: önce esirin başını, bir tane bile saç bırakmamacasına tamamen tıraş etmektedirler. Hemen o anda bir deve kesmekte, devenin derisinin en kalın yeri olan boynundan parçalar keserek, kanlı kanlı, esirin tıraşlı başına sımsıkı sarmaktadırlar. -aytmatov bu deri başlığı, bugün yüzme sporunda kafaya takılan kauçuk başlığa benzetmektedir. 
Bu işkenceye maruz kalan esir bazen acılar içinde kıvranarak ölmektedir (ki onlar da şanslı sayılmalıdır!), ölmeyenlerin boynuna, kafasını yerlere sürtmesin diye bir boyunduruk takılmaktadır. Bu haliyle esiri götürüp, çığlıklarının da duyulmayacağı ıssız bir yere, elleri kolları bağlı, aç ve susuz, kızgın güneşin altında günlerce bırakmaktadırlar. Tabi güneşte kavrulan deri kurudukça, kafayı bir mengene gibi sıkmakta, işkence dayanılmaz hale gelmektedir. Fakat işkenceyi asıl dayanılmaz yapan sadece bu değildir. Kafadaki saçlar bir taraftan uzamaya çalışmaktadır. Fakat dışarıya doğru büyüyemediği için, kafa derisinin içine doğru büyümeye çalışmaktadır. Sonunda esir, aklını yitirmekte, hafızası iyice sıfırlanmaktadır. Adeta, içine saman doldurulmuş bir post (korkuluk) haline gelmektedir.


İşkencenin beşinci günü juan-juanlar gelip sağ kalan esirleri almakta, boynundaki engeli çıkartmakta, kendisine yiyecek içecek vermektedirler. Böylece köle, beden gücünü yeniden toplayıp kendine gelmektedir. Fakat bundan böyle o normal bir insan değildir, o artık bir mankurttur!

Böyle bir mankurt köle pazarlarında, güçlü-kuvvetli 10 esirin fiyatına satılabilmektedir. Eğer aralarındaki bir savaşta bir mankurt öldürülürse, juan-juanlar karşılık olarak, hür bir insanın bedelinin üç katını almaktadırlar.

Bir mankurtu, ailesinden birileri gerek kaçırmak, gerekse fidye vermek suretiyle v.b. geri almak istemezmiş. Çünkü o artık aileden biri değildir, bilakis zararlı biri olmuştur.
Hafızası iyice boşaltılan mankurt, babasını, soyunu-sopunu, çocukluğunu v.s. asla hatırlamamakta, hatta insan olduğunu bile bilmemektedir. Yani ağzı var, dili yok. Efendisine mutlak surette itaat eden, gayet evcil bir hayvana benzemektedir. Kaçmayı bilmediği için böyle bir riski de yoktur mankurtun... Sadece karnının acıktığını hissetmekte o kadar... Efendisinin emir ve komutlarına bir köpek sadakatiyle bağlıdır. Mankurtlaşan köleler, en kötü ve en zor işleri gık demeden yapmaktadırlar. Sarı-özek’in uçsuz bucaksız çöllerinde kavurucu sıcak altında deve sürüleri otlatmak ancak onların yapacağı iştir. Ölmeyecek kadar yiyecek, donmayacak kadar giysi vermek yeterlidir onlar için.

İşte juan-juanlar tutsak insanlara bu en ağır işken-ceyi, hafızasını yitirme, anılarını elinden alma, kim-liğini unutturma işkencesini tatbik etmektedirler. Nayman ana hikayesi, oğlu colaman böyle bir mankurtlaşmaya maruz kalan bir ananın dramıdır.(3) 

nayman ana, oğlu kolaman (colaman= yol aydınlığı) kaçırıldıktan sonra yıllarca ondan hiçbir haber alamamıştır. Öldü mü, kaldı mı, mankurt mu yapıldı, bilmemektedir. Derken bir gün naymanlar bölgesine gelen tüccarlar, juan-juanlar’ın su kuyuları yanından geçerken, deve sürüleri güden genç bir çobanla karşılaştıklarından bahsederler. Çobanın hiçbir şey hatırlamadığını, sorulan sorulara ‘evet’ ya da ‘hayır’ gibi kısa cevaplar verdiğini v.s. anlatırlar. Tüccarlar, onunla biraz da alay etmişlerdir.

Nayman ana, anlatılanları sessizce dinlemiş, fakat hiç oralı olmamış, sanki bir şey duymamış gibi davranmıştır. Fakat birden içine bir kor düşmüştür; sanki bu anlatılanın, oğlu kolaman olduğuna dair birden bir aydınlık belirmiştir içinde. Tabi aydınlıkla beraber de bir korku...

Uzun lafın kısası, nayman ana, gördüğü böyle bir ışık karşısında daha fazla duramaz, derhal hazırlıklara koyulur, hiç kimseye sezdirmeden devesine biner ve sabahın erken saatinde, çobanların bahsettiği, juan-juanlar’ın su kuyularına doğru yola koyulur. Kilometrelerce gider sarı-özek bozkırında ve bin bir türlü korkunun sarmalında nihayet oğlunu bulur. Evet, nayman ana, deve sürüsünün başında, oğlu kolaman’ı, başındaki deri şapkasıyla yapayalnız bulur. Her şeye rağmen oğlunu tanımakta zorlanmaz.




Kolaman, gözlerine kadar indirdiği şapkasının altından durgun gözlerle anasına bakmaktadır. Sanki o ıssız çölde yanına bir insanın gelmiş olması onu hiç ama hiç ilgilendirmemektedir. Hiçbir heyecan, depreşme, ne bileyim, o geleni bilme tanıma arzusu görülmemektedir. Kolaman’a, oğluna yaklaşan nayman ana, evet gerçeği artık iyice idrak etmiştir: hıçkırıklar arasında varır sarılır oğlunun boynuna. “oğlum, oğlum kolaman! Benim, bak ben geldim, ben annen, nayman ana! Sen benim oğlumsun!” Derse de, bu sözler kolaman için hiçbir anlam ifade etmemektedir. Nayman ana tekrar tekrar dener, kendini oğluna tanıtabilmeyi, ondan bir kelimelik olsun cevap alabilmeyi; adının kolaman olduğunu hatırlamasını, kendi memleketini, babasını, anasını hatırlasın ister ama heyhât... Kolaman boş ve anlamsız gözlerle bakmaktadır. Karşısındaki kadının niçin ağladığını, neden burada, bu ıssız çölde, karşısında bulunduğunu, ondan ne istediğini hiç mi hiç düşünemiyor, hiçbir şey hissetmiyor 

anası bir girişim daha yapar ve bu sefer kolaman, adının ‘mankurt’ olduğunu söyler. Anası çırpınmakta, hüngür hüngür ağlamakta, bir taraftan da bu zulmü yapanların akıllarına nasıl olup da böyle işkence yöntemlerini getirdiği için tanrı’ya sitem etmektedir...

Nayman ana sarı-özek’te söylenen bir ağıdı hatırlar:

“ben, öldürülen, derisine saman doldurulan yavru devenin anasıyım. Buraya, saman dolu yavrumun tulumunu koklamaya, yavrumun kokusunu almaya geldim.” 



Nayman ana tekrar tekrar oğluna bir mankurt olmadığını, kendisinin bir nayman, asıl adının colaman olduğunu söylerse de sonuç alamaz. O anda uzaktan gelen bir juan-juan’ı fark eder ve kaçar. Juan-juan da onu fark etmiştir, fakat nayman ana gizlenir ve juan-juan’ın eline geçmekten kurtulur. Nayman ana geceyi orada geçirir. Sabahleyin etrafı kolaçan ederek yeniden sokulur, “içine saman doldurulan yavrusunun tulumunun” yanına... Kararı, ne pahasına olursa olsun oğlunu alıp buralardan götürmek, onu kaçırmaktır. Bu sefer yine juan-juanlar gelmektedirler, o yine kaçar. Juan-juanlar kadının kim olduğunu öğrenmek için kolaman’ı iyice sorguya çekerler. Tabi ki meseleyi anlamışlardır ve kolaman’a emir verir, o kadın yine gelirse, onu öldürmesini sıkı sıkıya tembih ederler

kolaman’ın efendileri gittikten sonra son bir umutla yanına gelen annesi bir an oğlunu göremez. Göremez çünkü o anda kolaman bir devenin arkasına sinmiş, elindeki oku annesine nişan almakla meşguldür. Annesi oğlunu fark ettiğinde ok yaydan çıkmıştır ve öldürücü darbeyle nayman ana devesinden yere yığılır. Düşerken son sözleri, “adını hatırla, adını hatırla!” Olmuştur.

Kolaman, yani mankurt, öz anasını düşman evinde, düşmanın sürüsünün başında ve düşmanın talimatına bağlı kalarak öldürmüştür. Nayman ana’nın düşüp öldüğü bu yere ‘ana-beyit mezarlığı’ denmiştir. Yani ‘ananın yattığı yer’...

Şimdi, nayman ana efsanesinden hareketle günümüzdeki mankurtlaşma hadiseleri üzerine yorum yapmaya geçmeden önce, diğer iki hikayeyi de kısaca anlatıp, her üçünü birden değerlendirmeye


KANARALAŞMAK



İkinci hikayemiz ‘kanaralaşmak’ üzerinedir.
Kanaralaşmak, anadolu’da halen kullanılmakta olan kelimedir. Fakat bildiğim kadarıyla kanaralaşmayı, kavramsal bir temele oturtarak yazıya geçiren ilk kişi merhum ercümend özkan’dır. (7) ercümend özkan’ın kanaralaşma kavramsallaştırması, 1940’ larda chp iktidarı döneminde ziraat bakanlığı da yapmış olan şevket raşit hatiboğlu’nun, seçim çalışmaları sırasında bizzat yaşlı bir köylüden dinlediği hikayeye dayanmaktadır. Hikayenin özeti şöyledir: 

bir köyde yaşlı bir adam ve oğulları yaşamaktadır. Bir gün adamın sürüsünden esrarengiz bir şekilde koyunlar eksilmeye başlar. Oğullar, eksilen koyunların ölüsünü ya da dirisini aramadık yer bırakmazlar ama maalesef bulunamamaktadır. Babaları bu duruma epeyce kafa yormakta fakat, akıl erdirememektedir. Adamın en sonunda aklına yatan fikir şudur: koyunları evin köpekleri, yani bizzat sürüyü korumakla görevli olan ‘bekçi’ köpekler yemektedirler. Bu demektir ki köpekler kanaralaşmıştır!


yaşlı adam oğullarına talimat verir, der ki, gidin, evdeki bütün köpekleri öldürün. Hiçbir eniği de sağ bırakmayın! Daha sonra başka köylerden yeni enikler bulur getirir ve onları yeni baştan eğitirsiniz. Oğullar babalarının dediği gibi yaparlar ve fakat birkaç sene sonra yine aynı durum görülmeye başlar. Bu sefer adam çocuklarını başına toplar ve onlara, birkaç sene evvel kendilerine verdiği talimatı aynen yapıp yapmadıklarını sorar. Küçük oğul, o gün küçük bir eniği, acıdığı için öldürmemiş olduğunu itiraf eder. Evet, mesele anlaşılmıştır: o küçük enik, anasından-babasından kanaralaşmayı öğrenmiştir, kanaralaşmak bir şekilde ona da bulaşmıştır. Bü-yüdükçe o da bu ahlâkı diğer köpeklere öğretmiştir.


KÖZKAMANLAŞMAK

bazı araştırmacılar, mankurt efsanesinin kahramanı olan kolaman’ın baskı ve işkenceyle benliğini yitirdiği için masum olduğuna dikkat çekerek, bunun yerine, ‘köz-kaman’ tipinin, yabancılaşmayı ve ihaneti daha iyi anlattığını ileri sürmüşlerdir. Onlara göre, anlatılmak istenen yabancılaşma, ihanet ve kendini inkarın asıl canlı örneği ‘köz-kaman’dır.(4) bu durumda, ‘köz-kaman’ın kim olduğunun kısaca açıklanması gerekmektedir.

Manas destanı ve köz-kaman: köz-kaman, manas destanı (5) kahramanlarından birinin adıdır. Adını bir kırgız yiğidinden alan, 400 bin mısralık manas destanı, bir kırgız destanı olup, müslüman kırgızlar’la, putperest kalmuklar arasındaki mücadeleyi anlatmaktadır. Manas’ın tarihî bir şahsiyet olmadığını ileri sürenler varsa da, onun bir kırgız beyi, ya da bir kırgız yiğidi olması kuvvetle muhtemeldir. Bu destanda kırgızlar’ın bütün örf-adet ve gelenekleri, inanç ve dünya görüşleri işlenmiştir.


Destana göre manas, alma ata ıramağının göze-sinde, sungur’da oturan, hiç oğlu olmamış yakup (cakıp) han’ın, duasından sonra tanrı’nın verdiği yiğit oğludur. Manas birçok olağanüstülükler göstermiş, islam yolunda mücadele etmiş biri olarak takdim edilmektedir. 

Manas’ın, küçükken kalmuklar’a esir düşen ve moğolistan’a götürülüp orada büyütülen köz-kaman adında bir amcası vardır. Köz-kaman (6) moğolistan’da kalmuklar arasında büyütülür, bir kalmuk kızıyla evlendirilir, oğulları olur ve bir gün oğullarıyla birlikte ata yurduna geri döner. Fakat o artık kalmukça konuşmaktadır. Manas daha önce amcasını hiç görmemiştir, dolayısıyla onu tanımamaktadır. Üstelik de kalmukça konuştuğu için, amcasını casus zannetmektedir. Manas amcasını yakalar ve zincire vurur. Bu arada manas, babasına mektup yazarak, amcası hakkında istihbarat yapar. Babası, amcasına iyi davranmasını ister. Manas babasının sözüne uyarak amcasını salıverir. Hatta bir de onun onuruna şölen verir fakat işte köz-kaman’lık gerçek yüzünü ortaya koymuştur: köz-kaman’ın oğulları şölende arbede çıkarırlar ve manas’ı döverler. Manas ileride kalmuklar’a karşı sefere çıktığında da köz-kaman ve oğullarının ihanetinden kurtulamaz.


Köz-kaman hikayesi görüldüğü üzere, kendi ailesine ve kendi kültürüne sırt dönüp düşmanla işbirliği yaparak bir ihanet şebekesine karışmayı işlemektedir.

Kaynak: http://www.gelenekseloyun.org/sayfa.asp?sayfaID=5

8 Nisan 2014 Salı

4 Nisan 2014 Cuma

Aile Görgüsü

Yaşlı kadın, usulca odasından çıktı. Salondan torunu ile gelinin sesleri geliyordu:
"-Oğlum, sofra hazır, çorbanı koydum; haydi gel de soğutmadan ye!.."
Salonun en kuytu yerine geçti, yerde kendine ait köyden getirdiği minderin üzerine oturdu. Çocuk, babaannesini görünce:
"-Babaanneciğim, gel beraber yiyelim!.." dedi.
Yaşlı kadın mânidâr bir şekilde iç çektikten sonra:
"-Evin erkeği gelmeden akşam sofrasına oturulmaz. Hele babanız gelsin, beraberce yeriz inşaâllah!" dedi.
Evin gelini:
"-Aman anneciğim, eskidenmiş onlar!.. Şimdi acıkan yemek sofrasına oturur, o da gelince yer." dedi. Yaşlı kadın:
"-Kızım, nasıl insanların bir edebi, hayâsı, iffeti varsa, evlerin de iffeti ve edebi vardır."
Torunu dayanamayarak alaycı bir tavırla söze karıştı:
"-Yaa babaanne, neymiş bu evlerin iffeti... Anlat bakalım, merak ettim!.." dedi.
Yaşlı kadın söze başladı:
"-Biz küçükken annelerimizden önce babalarımızın karşısında edepli oturmayı öğrenirdik. Evde babamız, annemiz varken ayağımız uzatıp oturmaz, büyüklerimiz konuşurken söz hakkı verilmedikçe söze dâhil olmazdık. Büyüklerimiz odaya girdiğinde hemen toparlanır, kalkıp onlara oturmaları için yer verirdik. Aslâ babamız sofraya oturmadan sofraya el uzatmazdık.
Babamız gelir, «Besmele» çeker, «Haydi buyurun.» derdi. Huzurla hepimiz başlardık yemeğe... Sonunda da sofra duâsını kardeşlerimiz aramızda sıra ile okurduk. Hiç âilece yenen yemek kadar lezzetli yemek olur mu? Bu sofranın edebidir, yavrum!.."
Torunu:
"-Bu kadar baskı karşısında depresyona girmez miydiniz babaanneciğim!" dedi.
"-Hayır, yavrum bizim zamanımızda saygı olduğu için sevgi hep bâkî kalırdı. Sevgi var oldukça da hiç depresyona giren olmazdı. Yemekler lezzetli, uykular dinlendiriciydi. Biliyor musun? Ben depresyon kelimesini ilk defa burada duydum, hattâ köyümüzde bir tane akıldan mahrum birisi vardı, «Deli İbram» derlerdi. Vallahi, o bile o kadar mutluydu ki, anlatamam. Akşama kadar sokakta çocuklarla oynar, acıkınca bir kapıyı tıklatır; «Aba acıktım, aba su ver!» derdi. Hangi kapıyı çalsa, boş çevrilmezdi. Berber saçları uzadıkça tıraş eder, hamamcı arada yıkardı. Cumaları esnaf elinden tutar, namaza bile götürürlerdi. Yani hiç kimse onu dışlamazdı..
Şimdi hiçbir şeye saygı kalmadı. Bak evlere bile saygı yok bu şehirde! Herkes akşam olduğu hâlde perdelerini örtmemiş, bütün evlerin içi görünüyor, ama kimse utanmıyor. Biz daha hava kararmaya başlamadan kalın perdelerimizi çeker, ondan sonra evin ışıklarını yakardık. Hattâ perde kapalıyken üzerimizi değiştirmeye edep eder; ışığı söndürür, yere çömelir öyle üzerimizi değiştirirdik. Gölgemizin bile dışarıdan görünebileceğini düşününce yüzümüz kızarırdı."
Bu sırada gelini, oturduğu yerden kalktı, mahcup bir edâ ile salonun perdelerini çekti.
"-Evin edebi, önce perdesinin çekilip çekilmediğinden belli olur." derdi büyüklerimiz...
Evler, kocaman duvarlarla çevrilmiş avluların içinde olduğu hâlde hiç kimse iç çamaşırlarını ulu orta asmazdı, ev ahâlisinden bile edep ederlerdi. Ben daha küçükken giydiğim şalvarı en ön ipe asmışım, hemen anam gelip; «Kız, baban bugün avluya çıktı, senin şalvarın asılı idi, utancımdan yerin dibine girdim. Bir daha öyle ortaya asma, çamaşırların en arkasındaki ipe as!.. Üstüne uzun bir tülbent ört, sonra mandalla... Altında ne olduğu görünmesin!.. İffetimiz, edebimiz bir giderse, ortada îmanımız kalmaz!..» dedi. Tabiî ben 12 yaşlarındaydım, annem bunları bana söylerken ben yerin dibine girdim. Şimdi öyle mi? Geçende bir nefes alayım diye balkona çıktım, karşı komşu, bütün çamaşırları asmış uluorta, ben utancımdan hemen içeri girdim.
Bugün yemekler dışarıda yeniyor, «göz hakkı» oluyor, kimse umursamıyor. Çarşı pazardan alınanlar şeffaf poşetlerde eve geliyor; alan var, alamayan var. Göz hakkı, kıskançlık oluyor bu yenenlerde... Hiç şifâ olur mu yavrum? Bizim Peygamberimiz sallâllâhu aleyhi ve sellem, «Yemeğinizin kokusu ile komşunuza eza etmeyiniz.» buyuruyor. Bugün kokuyla, gösterişle çevredekilere hep ezâ veriliyor. Tabiî ki yenilenler içinize sıkıntı veriyor. Sonra da «depresyon» diye diye doktorlara gidiliyor.
Evin bir edebi daha vardır ki, en önemlisi de budur herhalde... Evin içinde yaşananlar, aslâ dışarıda anlatılmaz; yenenler, içilenler, muhabbetleşmeler, kavgalar... Bu da evin iffetinden sayılır ve hiç kimseye anlatılmazdı. Bu yüzden problemler ev içinde kolaylıkla çözülürdü. Zaten Peygamberimiz de özellikle karı-koca arasında olanların etrafa yayılmasının ne büyük bir günah olduğunu hep hadislerinde anlatıyor, değil mi Leylâcım!.." dedi gelinine... Leylâ mahcup bir şekilde:
"-Evet anneciğim." diyebildi.
Torunu:
"-Babaanneciğim, şimdi facebook diye bir şey var; insanlar gittikleri lokantalarda yedileri şeylerin fotoğrafını çekip binlerce kişiye gösteriyorlar!.."
"-Aayy ne ayıp... İnsan hiç yediğini söyler mi?"
"-Âh anneciğim, her hâllerinin fotoğrafları var. Gezdikleri yerlerin, yedikleri yiyecek-içeceklerin, aldıkları eşyâ ve kıyâfetlerin, hattâ beylerinin aldığı çiçekleri üzerinde yazdıkları notlarla paylaşıyor insanlar..."
"-Yavruuum, sen neler diyorsun? Kıyamet koptu kopacak desene... Evler çırılçıplak kaldı desene..." dedi gözyaşları içinde anlatmaya devam etti:
"-Biz beylerimizle yan yana yürümeye ar edinirdik; dul kalanlar var, evlenemeyenler var. Onların gönül yaralarına tuz basmayalım diye, beylerimizin bir adım gerisinden yürürdük... Şimdi kavgalar ortada, sevmeler ortada... Tabiî ki, hiç mahremiyet kalmayınca samimiyet de kalmıyor. Evin bereketi, büyüklere saygıdadır. Evin iffeti, örtülen perdedir. Sevginin iffeti, gizliliktedir. Gözün iffeti, göz kapaklarındadır. Bedenin iffeti, tesettürdedir. Utanma, hayâ, îmandan bir şûbedir. Bakın size, benim annemin anlattığı bir hikâyeyi anlatayım. Hikâye dedimse, adı hikâye... Aslında bir hadîs, hadîs-i kudsî hem de... Yani mânâsını Allâh'ın Peygamber Efendimize haber verdiği, sözlerini ise Peygamberimizin kendi sözleriyle ifade ettiği bir hadis...
Bu hadîs-i kudsîye göre:
"Allah Teâlâ, Âdem aleyhisselâm'ı yarattığı vakit Cebrâil aleyhisselâm ona üç hediye getirdi: İlim, hayâ, akıl. Ona dedi ki: «Ya Âdem!.. Bunlardan dilediğini seç!..»
Âdem aleyhisselâm aklı tercih etti. Cibrîl aleyhisselâm hayâ ve ilme, makamlarına dönmelerini emretti. Hayâ ve ilim dediler ki:
"-Biz, âlem-i ervâhta (ruhlar âleminde) hep beraber idik. Birbirimizden aslâ ayrılmayız. Ruhlar cesetlere girdikten sonra da aynı şekildedir. Ve akıl nerede olursa, biz ona tâbî oluruz.
Cibrîl aleyhisselâm da öyle ise yerlerinize yerleşin!.." diye emretmekle akıl dimağda, ilim kalpte, hayâ da gözde yerleşti."
İşte bu hadîs-i kudsîde de anlatıldığı gibi, hayânın makamı gözdür. Bu yüzden hem gözümüzü korumak önemlidir, hem de göze hitâp eden şeyleri kontrol altında tutmak..."
Gelini:
"-Haklısın anneciğim, biz iffetimizi kaybettikçe buhranlarımız arttı." dedi.
Torunu kaşığı sessizce bırakıp:
"-Ben babam gelince yemeğe başlayacağım, anneciğim!" dedi.
Babaanne de söylediklerinin evlatları üzerindeki tesirini görünce sessiz bir şekilde Allâh'a hamd etti.
Not: Okuduysan arkadaşların da görsün, onlara da göster, gönder!

Çınaraltı