12 Aralık 2013 Perşembe

Derse Gelmek

Aziz Efendi medrese talebesidir. Böyle soğuk bir İstanbul sabahında, her tarafı kar kaplamıştır. Müderris, diz boyu kar yığıldığını görünce, "Bugün talebeler derse gelmez. Ben de gitmeyeyim." diye geçirir aklından ama tam böyle düşünürken, "Ama Aziz Efendi gelir." der. Eşeğine biner, medreseye varır. Bakar ki Aziz Efendi gelmiş. Müderrisin odasındaki ocağı uyandırmış (Eskiler "ocağı yakmak" demezler, "ocağı uyandırmak" derlerdi.) ve müderrisi bekliyor.
İşte o Aziz Efendi 20. yüzyılın en büyük hattatlarından olur.

İktidara tapınanlar ve Amerikan tasması


Dünyaca ünlü Kazak şair, Muhtar Şahanov, “Uygarlığın Yanılgısı” nda Büyük Türk Hanlığı’nın çöküş sebebini anlatıyor: 
-Bir Arap hükümdar, Otrar’da doğan Farâbî’ye, “Benim ülkemi nasıl bir gelecek bekliyor?” diye sormuş. Fârabî, bu soruya cevap verebilmesi için hükümdarın bir davet vermesini istemiş ve “Size en yakın olanları tahta yakın oturtun. Oturma düzenini size yakınlık derecesine göre sağlayın. Saygınızdan nasibi az olanları en sona bırakın” demiş. Hükümdar, birinci sıraya muhteşem giysileriyle en zenginleri, yâni tüccarları, sonra sırasıyla akrabalarını, mevki sahiplerini, hâkimleri, saray görevlilerini yerleştirmiş. Kapıya yakın yerde birkaç tedirgin adam varmış. Diğerlerinin onlara tahammül edemediği de açıkça belliymiş. “Kim bu insanlar?” demiş bilge. Hükümdar, “Yazar, şair takımı” demiş, “Kendilerini neredeyse benden akıllı sanıyorlar.” 
Bunun üzerine Farâbî, dâvetin sonunda, yalnız kaldıklarında cevabını vereceğini söylemiş ve herkes çekildikten sonra başlamış söze:
“Düşündünüz mü hiç, / Neden yıkıldı, / O kocaman Türk hanlığı? / Asıl sebebi şudur: / Kalabalık ordularıyla / Düşmanı yendiği halde / Yüksek kültürüyle / Durduramadı... / Önemli makamlara / Bezirganları getirdiniz; / Milletin kaderini / Ellerine verdiniz. / Bezirgan yüksek fiyat verene / Satar herkesi, her şeyini. / Bir ülke eğer geliştirmezse / Manevi değerlerini / Zamanla kölesi olur / İstemese de, / Manen güçlünün. / Maneviyatsız millet / Tavuk gibidir, / Uçamaz yükseklerde! / Ama acımasız zaman, / Korkunç balyoz vuruşunu, / Mutlaka indirecektir / Başınıza, korunun!” 
Ve bilge, kalbi sızılar içinde sarayı terk etmiş. 
***
Şahanov, Jeltoksan isyanında, arkadaşını korumak uğruna kendisini feda eden bir Kazak kızının hikayesini anlattıktan sonra haykırıyor:
“Tehlikeyi göze alamayan / Tehlikeye atılmayan herkes / Korkak değildir, / Fakat yok olursa, Tehlikeye atılmak, / Kişilik de yok olur.” 
Ve yine haykırıyor: “Aydını olmayan millet, ahlâksız kadın gibidir! Onsuz halk, halk değildir; Aptal bir sürü gibidir.” 
***
Şahanov, daha sonra Stalin dönemini hatırlatıyor ve “Kanımızı zehirliyordu / Herkes için geçerli olan kural: / ‘Karnın tok ve rahat / Uyumak istiyorsan, / Gözlerini tamamen kapat, / Tüm yeteneklerinle, / Önderini göklere yücelt / Kalmayacak hiçbir derdin’ / Dalkavukluk yapıyordu herkes. / Ve bu yüzden diktatörlerin, / Manevi önderlere karşı alerjisi vardır. / Belki de bunun sonu yoktur” diyor. 
Tabiî Türkiye’de çıkar grubu oluşturmuş insanların sadece liderlerini değil, liderlerinin yaptıklarını da yücelttiğini, üstelik dalkavukluğun sadece Türkiye’deki liderlere değil, Avrupa ve Amerika’nın liderlerine de yöneldiğini tespit edersek, bu yüzden köleleşme anlamına gelen küreselleşme ve Avrupa Birliği edebiyatı ile millet iradesinin nasıl yok edildiğini, neden doğal bir servet üzerinde otururken halkın açlık tehlikesiyle karşı karşıya kaldığını da anlayabiliriz. Şahanov’un belirttiği gibi, “İktidarın bulunduğu yerde, / Kaçınılmaz tapmanın tehlikeli virüsü” var.
Türkiye ne zaman mı düzelir? 
İktidara tapınma ve dalkavukluk sona erdiği, tehlikeyi göze alabilen, gerçek aydınlar prangaları kırdığı zaman.
Arslan Bulut 
http://www.yg.yenicaggazetesi.com.tr/yazargoster.php?haber=22924

5 Aralık 2013 Perşembe

Çoluk Çocuk

İMAM İLE PAPAZ'IN BAŞLAMADAN BİTEN MÜNAZARASI 

İmam efendi, ehli kitap ile münazara için patrik ve papazların olduğu tartışma ortamında ilk cümlesi şöyle olmuş:
 - “Papaz efendi, çoluk-çocuk nasıl?” 
Papaz , kibirle yüzünü ekşitmiş; 
- "Hıristiyan din adamlarına münâzaraya geliyorsun da, daha papazların, papanın çoluk-çocuk edinmek gibi süflî (aşağılık)işlerle meşgul olmadığını bilmiyorsun öyle mi! Bu ne cehâlet!” ... 
İmam gülmüş;
 - “Bilmediğimden değil... Fakat; Kendinize bile yakıştıramadığınız, süflî iğrenç bulduğunuz, eş ve evlât edinme vasfını Allâh’a isnad edişinizdeki tutarsızlığı size söyleteyim dedim. (Esbap)

3 Aralık 2013 Salı

Bazen toplama işlemi için el parmakları yetmeyebilir.

Çiçero Teorisi

USTAYLA ÇIRAK


Nermi Uygur
Eğitimci, dağ kılavuzu. Her öğrenciyle yeniden tırmanır, her birinin ilgileri sorularıyla yeni görüp yaşar.

En yetkin eğitim-düzeni, yanlışları en kısa sürede en uygun biçimde düzeltebilme donatımı sağlayan eğitimdir. Bunun için bolca usta yetiştirmek gerekir. Usta, gerçek ustaysa az rastlanır bir pırlantadır. Yetkin eğitime gelince, zor mu zor bir kültür başarısı. Yetkin eğitim eğitim ustalarının işidir her şeyden önce. Oysa usta…Yaman bir döngü.

Her çırak usta olamaz. Her usta çırak olmuştur.

Usta öğüt vermez, yönerge koymaz, ortalama söylemez, örtük açık gütmez. Durur, bakar, dinler, gösterir, susar, konuşur, güler… Usta, çırağın kendini bulmasında çırağa arkadaşlık eder.

Ustanın Bilgeliği

Usta, çırağını, görünüşte belirli bir uğraş doğrultusunda ufak-tefek işlerle oyalarken, çırağı kendi özüne en uygun biçimde olgunlaşmaya bırakan kişidir. Çırak için olgunlaşmanın ne denli zor bir süreç olduğunu iyice bildiği içindir ki, usta, çırağı oyalarken oyalamada gösterir ustalığını. Genellikle tezcanlıdır ama çıraklar; her şeyi bir günde öğrenmek isterler. Oysa öğrenim belli bir yavaşlıktır; çünkü öğrenim kişi olgunluğunun bir parçasıdır. İşte bundan usta, çırağın, insan olarak yaşayıp yetişmesini elden geldiğince çarpıtmadan düzenleyip denetmekten başka bir görevle görevlendirmez kendini. Böylece, ustanın çırağa en büyük katkısı : belirli bir iş yetisi, bir yapma becerisi aktarmak değil, çırağın iş dışında kendi kendisini yetiştirmesine yardımcı olmaktır. Belirli bir işte çıraktan inceden inceye başarı bekleyip çırağı tekyanlı bir alıştırmalar zincirine bağlayan sözümona usta, çırağın yetişip gelişmesini darlaştırır aslında.

Zararsız ilâçlarla hastaları oyalarken, hastaların doğayla kendi kendilerine göz-kulak olmalarını sağlayıp izleyen hekimler gibidir ustalar.

Ustanın işi örnek’ledir, düpedüz örnek vermekle değil ama. Tıpıtıpına uyulması gereken örnekler veren kişiye usta denmez. Ustanın tek örneği kendisidir.

Çok yönden çıraklığın ustalıktan daha çekici olduğuna içten inanmayan usta, işinden pek bir tat almaz. Tat almadıkça da iş düpedüz iştir.

Ustanın çırağına aktarabileceği en önemli “bilgi”, belki de, en önemli “bilgilerin” başkalarına aktarılamıyacağıdır.

En önemli olanı, olsa olsa ustanın yardımıyla kendisi bulup özümseyebilir.

Sözümona “küçüleceğim” diye, “özgürlüğümü yitireceğim” diye ürküp çırak olmayı göze alamayan, usta olmayı hiçbir zaman ummamalıdır.

Çıraklığı kişiliğin silinmesi diye yorumlamak yanlıştır.

Çıraklık, kişiliğe götüren öğrenim ve eğitim süreçlerinin kapsadığı zamandır.

Ustası “oldu” demeden “ben usta oldum” diyen, ustalıktan anlamayanlarca alkışlansa da, bilenlerin gözünde iyi bir çırak bile değildir.

Ustasına inançla bağlanıp güvenmeyenin ustası yok demektir.

Her çırak kendine yaraşan ustayı bulur.

Ustaya, kendisi için vazgeçilmez bir varlık gözüyle bakmayan, henüz ustasını bulmamıştır. Gücünü kötüye kullanmaksızın çırağın kendisine bu gözle bakmasını sağlayamayan usta, “çırağım var” demesin.

“Ben çıraksız da ederim” diye düşünen usta mutsuz ve güdüktür.

Kendi özüne ustalık edip yetiştiren usta her yüzyılda birkaç taneyi geçmez.

Çırağın kötüsü, çabuk yükselmek için elden geldiğince ustasının suyuna gider.

Ustanın kötüsü, çırağının yaptığı her şeyi beğenip bolkeseden başarı belgesi dağıtır.

Yalnızca öğretene, kararlamadan öğretene, herkese aynışeyi aynı biçimde öğretene usta adı yaraşmaz. Usta, öğretiden başka şeylere de gereken önemi vermesini bilen; öğrenciye özgü kişiliğin gerçekleşmesini çepeçevre göz önünde bulunduran kimsedir.

Bir şey öğretenlerin pek azı ustadır.

İlk Görev Olarak

İlk görev olarak, kafa uyuzluğunu, gönül tamtakırlığını, düşünme yavanlığını, istem çelimsizliğini, yaşama ezberciliğini gidermeye yönelmeyen sözümona ustalar ha varmış ha yokmuş.

Ne gösteriş kurullarının, ne düzmece alkışların sürekli bir ustalığı onaylamaya gücü yeter.

Sorunları kendi başına çözmeyi denemede öğrencisine bilgi, sezgi, yetenek ve yüreklilik kazandırmayan öğretmen zararlı bir öğretmendir.

Aktardığı bilgi ve beceriden ötürü birini hoca diye belleyen bir öğrencinin hocadan haberi yoktur. Gerçek hoca bir aracı olarak değil, kendisi için sevilip sayılan; çoğun, öğrencisinin yaşama-tutumunu kökünden değiştiren büyük bir mutluluk pınarı, aranan bir yazgı, unutulmaz bir karşılaşma, eşsiz bir anlam-kaynağıdır.

Hepimiz Çırağız

Öğreneceği şeyleri çabucak öğrenmek isteyen çırak, aslında uğraşını küçümsemekte, dolayısıyle de özünü küçültmektedir. Zor uğraşların ustası olmak için uzun süren çıraklıkları göze almak, böyle bir çıraklığı yükü tadıyla sevmek gerekir. Dostluk, bilim, bilgelik, musîki, yazarlık, felsefe türünden insanı yücelten tüm güzel şeyler için de bu böyle değil midir?

Eninde sonunda hepimiz insanlık çırağıyız.

Ustayla çırak iki ayrı kişidir ama, gerekli uyum varsa, ikisini birden sarıp sarmalayan ikisi-bir’de kaynaşırlar.

Öğrencisiz hoca : kokusuz gül.
Hocasız öğrenci : güneşsiz ağaç.

NERMİ UYGUR
Yaşama Felsefesi, sh.73-76, Çağdaş yy.Ekim/1981

Dünyada Ne Var Ne Yok?

Bir gün meşhur Bekri Mustafa meyhane dönüşü bir caminin yanından geçer. Merhum yine kör kütük sarhoştur. Bir adamcağızında o anda cenazesi caminin musallasına konmuş namazını kıldıracak bir hoca aramaktalar.
Bekri Mustafa'da kelli, felli kalıbı yerinde bir ayyaş! Adamlar kalıbına ve başındaki kavuğuna bakarak ayyaşlar kralını imam zannederler ve cenazenin namazını kıldırmasını rica ederler. 
Bekri ne kadar; 
-Yahu ben hoca falan değilim, dese de,kimseleri inandıramaz.ricalar yalvarma kertesine gelince, Bekri dayanamaz ve cenazenin namazını kendi usulüne göre kıldırır. Sonra da ölünün üstüne eğilip kulağına bir şeyler fısıldar, adamlar sevinirler, bir o kadar da şaşırırlar. 
-Yahu bu adam sadece imam değil aynı zamanda veliymiş de, derler. Sonra Bekri'ye dönüp ; 
-Hocam tevazu ile imamlığını gizlemek istedin ama biz senin ayni zamanda bir veli olduğunu da anladık, derler ve ölünün kulağına ne söylediğini kendilerine anlatmasını rica ederler. Bekri Mustafa;
-Ne konuştum efendiler biliyor musunuz, der.
-Dedim ki; "Ahirete gittiğinde 'Dünyada ne var yok?' diye sorarlarsa, sen 'Bekri Mustafa imam olmuş namaz kıldırıyor de! Gerisini onlar anlarlar' " demiş.