Güzel Konuşmak, Edepli ve Terbiyeli Olmak…
“Yürüyüşünde tabiî ol, sesini alçalt. Unutma ki, seslerin en çirkini merkeplerin sesidir.” (Lokman Suresi, 19)
“Güzel ve yumuşak söz size cennetin kapısını açar”(Hz. Muhammed (s.a.v.)
“Allah ve Ahiret gününe imanı olan söz söylerse, güzel ve hayır söylesin veyahut sussun”(Hz. Muhammed (s.a.v.)
“Konuştuğunuzda ya hayır (güzel) söyleyin ya da susun!”(Hz. Muhammed (s.a.v.)
Allah ve Ahiret gününe imanı olan söz söylerse, güzel ve hayır söylesin veyahut sussun.”(Hz. Muhammed (s.a.v.)
“Oğlum! Konuşacaksan güzel konuş. Güzel konuşmayacaksan sus! İnsanları birbirinden ayıran yahut onlar arasında adalet ve kin yaratan sözlerden sakın. Bilmiş ol ki kılıç yarası onarılır ama dil yarası tedavi edilemez.”(Hz. Ali)
“Dikkat et, lafının onda birini söyle. Her ağzına geleni öğütme, zira ağız bir değirmen değildir. Sözü çok olanın derdi de çok olur.”(Hz. Ali)
“İki şey akıl hafifliğini gösterir: Söyleyecek yerde susmak, susacak yerde söylemek.” (Şeyh Sadi-i Şîrâzî)
İsa -aleyhisselâm- yolda bir domuza rastlar. Ona; “Selâmetle yoldan çekil!” der. Yanında bulunanlar:
“–Bunu şu domuz için mi söylüyorsun?” diye sorarlar. (O ise, domuz kelimesini telâffuz etmekten ve o hayvana hitapta bile kaba bir ifade kullanmaktan sakındığını belirtmek üzere):
“–Ben, dilimi çirkin sözler söylemeye alıştırmaktan korkuyorum!” cevabını verir.
Büyük şairimiz Yunus Emre, bundan 700 yıl kadar önce konuşmanın önemini şu dizelerle ne güzel ifade etmiştir.
Sözünü bilen kişinin
Yüzünü ağ ede bir söz
Sözünü pişirip diyenin
İşini sağ eder bir söz
Söz ola kese savaş
Söz ola kestire başı
Söz ola ağulu aşı
Bal ile yağ ede bir söz
Kişi bile söz demini
Demeye sözün kemini
Bu cihan cehennemini
Sekiz uçmağa ede bir söz
Güzel sözün yılanı deliğinden çıkardığına canı gönülden inanırız, fakat her nedense daima nazik, kibar, efendi ve ince ruhlu davranmak bize biraz zor gelir.
Oysa Allah Teâlâ Kur’an-ı Kerim’de peygamberi Hz. Musa’yı zalimler zalimi Firavun’a gönderirken der ki; ”Ona yumuşak söz söyleyin! Belki aklını başına toplar…” Peygamber efendimizin de Allah Teâlâ’dan ilk vahyi aldığı günden itibaren ömrünün sonuna kadar, aşağıdaki ayet-i kerime ışığın da İslâmi insanlığa sunduğunu görmekteyiz.
Dede ile Torunu arasında geçen güzel bir konuşma!
Bir dede ile torununun konuşmalarına kulak veriyoruz:
Dede ile Torunu arasında geçen güzel bir konuşma! Torunu, pamuk gibi bembeyaz sakallı, nur yüzlü dedesine merakla soruyor: "Dedeciğim! Bir insanın ömrü ne kadar olur?" Dede tatlı bir gülücükle: "Ezanla namaz arası kadar yavrucuğum" deyince torun: "Nasıl yani, ömür bu kadar kısa mı?" der Dede: "Evet yavrum ömür, namazsız ezanla, ezansız namaz arası kadardır" diye cevap verir Torun yeniden sorar: "Namazsız ezan ve ezansız namaz sözlerinden ne kastettiğini anlamadım dedeciğim Bu ne demek açıklar mısın?" Dede şefkatle ellerinden tuttuğu torununa:
"Bak yavrum, geçenlerde komşumuzun çocuğu doğdu O
çocuğun kulağına ezan okundu değil mi? İşte o ezanın namazı kılındı
mı? Kılınmadı O ezan "Namazsız ezan"dı İnsan öldüğü zaman kılınan cenaze namazının da ezanı yoktur O da "Ezansız namaz"dır Aslında o namazın
ezanı insan doğunca okunmuştu kulağına "Bak ey insan! Doğdun, ama öleceksin, ömür çabuk biter, hayatını iyi değerlendir Boşa vakit harcama!" ikazını yapıyordu o ezan İşte yavrum
ÖMÜR, EZANLA NAMAZ ARASI KADARDIR
8 Kasım 2013 Cuma
İki Kaplumbağanın Hikayesi :
İki kaplumbağanın suları bitmiş.
Su almak için okyanusa gitmişler.
20 yıl sonra varabilmişler
Ama kova almayı unutmuşlar.
Diğeri ben alır gelirim ama ben gelene kadar su içmiyeceksin demiş ve gitmiş.
Aradan 60 yıl Geçmiş gelen giden yok! Okyanus kenarındaki demiş ki " Ben içeyim de neslim tükenmesin."
Tam içecekken çalılardan bir ses gelmiş
-BAK BÖYLE YAPARSAN KOVA ALMAYA GİTMEM!
Su almak için okyanusa gitmişler.
20 yıl sonra varabilmişler
Ama kova almayı unutmuşlar.
Diğeri ben alır gelirim ama ben gelene kadar su içmiyeceksin demiş ve gitmiş.
Aradan 60 yıl Geçmiş gelen giden yok! Okyanus kenarındaki demiş ki " Ben içeyim de neslim tükenmesin."
Tam içecekken çalılardan bir ses gelmiş
-BAK BÖYLE YAPARSAN KOVA ALMAYA GİTMEM!
5 Kasım 2013 Salı
BİR GÜL-İ RÂNÂ: MÜJGAN CUNBUR
A.Yağmur Tunalı
Hâlimizi, Yahya Kemal’in mısraları söyler: “Sevdiklerim gidiyorlar birer/ Ay geçmiyor ki almayayım gamlı bir haber” . Yıllar yılı, gidenlerle beraber hüzünle andığım bu söyleyişi bütün zerrelerimde duyduğumu zannederdim. Yaşadıkça gördüm ki yanılmışım. “Vakittir!” diyen sesi şimdi bütün çaresizliği içinde tadarak duyuyorum. Apaçık belli ki, son zamanlarda, bu beytin bütün acılığıyla hissettirdiği kader noktasındayız. O gün, gelene geçene her zaman huzur dilinden konuşan Hacı bayram Camii avlusuna sinen, şevkın ve hüznün akkoruna karışan halimiz buydu. Hazret, misafirini hararetle karşılarken, içimize “kendine yan!” diyen sesin aksi yerleşmişti.
Bir dostun dediği gibi, giden için bayram, kalan için hasretti. Evet, gerçeğin gerçeğiyle yandık: Dr. Müjgan Cunbur Hanımefendi’nin göçüşüyle, insan fakîri dünyamıza bu ağır üzüntünün ağır güllesi düştü.
Ölüm insana beklenmedik şeyler söylüyor. Az çok duyan ve bilenlerimiz için, hayatı keskin çizgilerle onda tanımak, her gidenin ardından bir görünüşü ve belki manasıyle yüzyüze gelmek kaçınılmaz gibi. Anlıyor ve daha önemlisi duyuyoruz ki, bu dünyadan gidiş, hem zihnimizi, hem gönlümüzü terbiye eden müthiş gerçek. Bu apaçık gerçek, kendini saklamakta da sayıya sığmaz yollar bulur. Bir sis bulutu arkasından görünen ne duyuşlar, ne anlamalar ortasında kalakalırız.
Müjgân Cunbur adlı güzeller güzelinin bu dünyadan göçüşü, bana bu dikkatin penceresinden göründü.
O, aramızdaydı. Bizim gibi bir canlıydı. Elbette farklıydı ve elbette o farkı hepimiz bilirdik: Bizden çok fazla bilen, çok fazla duyan ve bütün bildiklerini herkese vermekten haz duyan müstesna bir insandı. Böyle bilir, böyle sever-sayardık. Öyleydi. Ancak, Müjgân Cunbur’un bunlardan çok fazla ve bütün bunlarla izah edilemeyecek kadar başka bir insan yüksekliğini temsil ettiğini anlamak için, güneşin parlak ziyasının üzerimizden kalkması gerekti. Bir perde kapanırken, onun asıl şahsiyetini veren katlardan bir katın perdesi açılmış olacaktı.
Başka bir söyleyişle, aramızdan bedeni çekilince, ruhuyla temas kurma imkânında olanlar için, başka bir cihetten gün ışıdı. Ölüm denen esrarlı başlangıç, bunu her yakınımızı alışta ince bir sızıyla duyurur. Hayatta olanları, en iyi gösteren ölümdür.
Eminim, sağlığında ruhuyla şöyle böyle biliş tutmuş olanlarımız için de bu söz doğrudur. Onlar da diğer sırlı katmanların eşiğine vardılar. Onu kendi gerçeğinde başka türlü bir derinlikle görme ve anlama fırsatına erdiler.
Bunu bize düşündüren ve daha önemlisi hararetle söyleten, Müjgân Hanım’ın olağanüstü hayatıdır. Doğumundan itibaren her türlü fevkaladelikle iç-içe bir ömür sürmüştür.
Mutlaka üzerinde durulması gereken bir husustur: Müjgân Hanım, fizik bakımdan eksikli doğmuştu. Sağ kolu ve ayağından özürlüydü. Bastonla yürüyebiliyordu. Sadece sol elini kullanabiliyordu: Baston o elindeydi, kalem o elindeydi ve her işi de o elle görüyordu. Ailenin büyüklerinin bu hayattan çekilmesiyle yalnız kalmış ve 40 yılı aşan bir zamanı tek başına yaşamıştı. Maddeten böyle bir yarımlıkla muazzam bir bütünlük, hatta bütünlükler kurmanın ışıklı yolunu bilmek ve bildirmek üzerinde durmak lazımdır. Müjgân Hanım’ı anlamanın sırrı –zannımca- burada gülümser.
Bugün, fark edilmeyecek kadar geride görünen bu fizik gerçeklik, her insan için temel bir problem halinde yaşanmasına şaşılmayacak caydırıcı bir engel, hatta travmadır. Çevremizde bu durumdaki sayısız insanın evinde köşesinde günlerini tamamladığını ve cemiyete pek fazla karışmadığını biliriz. Müjgân Hanım gibisi ise galiba yoktur.
Geleceğim yer malum: Nasıl oldu da, bunca fizik imkânsızlık ortasında kendini ilme, sanata, Türklüğe, insanlığa veren bir dev şahsiyet ortaya çıktı? Üzerinde durulacak nokta budur. Çünkü, -tabiri uygun görülürse- Müjgân Cunbur’un içtiği iksîr buradadır. Halk şiirimizdeki “bâdeli şairler” gibi, dîvan şiirimizdeki “o sâgardan içenler” gibi, ötelerden haber alacağımız bir meseledir. Şüphesiz, ender bir insanlık durumuyla, az rastlanan bir olağanüstülükle karşı karşıyayız ve bunu izah edecek bir anlama denemesine muhtacız.
Bilenler, bir tasavvuf çeşmesinden su içtiğini söylüyorlar. Öyleyse, eksik
Böylesi ancak masallarda olur dense doğrudur. Mucizeli bir insanlık hikâyesi dense yine doğrudur. Ancak bu, ne bir efsanedir, ne de bir masaldır. Masalları aşan, gerçekten gerçek bir hayatın bize bağışladığı şâhâne bir örnektir.
Nasıl bir hayat kurduğuna ve nasıl yaşadığına bakmak, çok şaşırtıcı güzellikler duyurur. İlk akla gelen cümle belki de şudur: Müjgân Hanım’ı tanıyıp da sevmeyen varsa bile enderdir. Memleketin en kavgalı günlerinde, kavga eden taraflardan yolu yoluna düşenler onu aynı şekilde severlerdi. Elbette bir hayat görüşü vardı. “Vardı” ne demek, kendisi fikirden ibaretti. Hemen her konuda, derinden duyarak şahsiyetini mayaladığı, düşünerek kendine mal ettiği ve yaşadığı fikirleri vardı. Elbette düşünceleri itibariyle de bir tarafa yakındı. “Yakındı” deyişim, onun mizacını anlatmak içindir: Yoksa tarafı görünürdü, çünkü yaptıkları belliydi. Kültür tercihleri açıktı. Uğraştığı sahalar ve seçtiği konular itibariyle de bu kültürün içinde derinleşmişti.
Yalnız, bir şeye uzaktı: Günlük siyasetin kördöğüşüne asla itibar etmezdi. Şu veya bu partinin adamı olmak şöyle dursun, kime oy verdiği bile çok az kimse tarafından bilinir ve üzerinde konuşulmazdı. İşini yapar ve işini yapanlarla yakınlaşırdı.
Bu konuyu geçmeden mutlaka söylemem gerekir: Onun kadar vatan ve millet sevgisi yüksek bir kimse nâdir bulunurdu. İliklerine kadar Türktü. Milliyetine iman derecesinde bağlıydı. Memleket derdini duymada, vatan duygusunda ve bu vatanın insanlarını sevmede fevkalâde içliydi. Türk’ün asâletiyle süslenen ve yükselen bir insanlık duygusundaydı. Bütün çalışması, bir bakıma Türklüğü düştüğü zayıf durumdan kurtarmak ve memleket çocuklarını kendi büyüklüğünün şuuruna vardırmak içindi. Bu konuda pek çok örnek yaşanmıştır. Bir örnek vermek isterim. Seçtiğim örnek, Yavuz Bülent Bakiler’e anlattığı, Türkistan Türkistan kitabına giren bir Afganistan hâtırasıdır:
''UNESCO 1967 yılında, Afganistan’da bir Yazma Eserler Semineri düzenlemişti. Dünyanın birçok ülkesinden gelen uzmanlar, başkent Kâbil’ de toplanmışlardı. On gün süren seminere Türkiye adına ben katılmıştım. Çalıştığımız binanın önünde, seminere katılan delegelerin mensup oldukları milletlerin bayrakları dalgalanıyordu.
Afganistan'da Türkistan‘dan göçmen olarak gelmiş Özbek kardeşlerimiz var. Bayrağımızın gönderde dalgalanması, Özbekler arasında büyük bir heyecan doğurmuştu. Gruplar halinde geliyorlar ve bir denizi, efsanelerle yüklü bir dağı veya muhteşem bir manzarayı seyreder gibi, saatlerce bayrağımızı seyrediyorlardı.
Afganlı dostlarımız, beni Emanullah Han’ın yazlık köşküne yerleştirmişlerdi. Geceleri orda kalıyordum. Köşk dediğim de, bizim iki katlı, eli yüzü düzgün Anadolu evlerine benziyordu. Köşk Kabil in 10 km. kadar dışındaydı.
Bir sabah çok erken saatlerde bir kaval sesiyle uyandım. Dışarıda ince uzun, yanık bir kaval sesi vardı. Çağıran, yalvaran, hıçkıran bir kaval sesi. Heyecanla pencereye koştum. Gördüm ki karşımda bir kerpiç duvarın dibinde 70-75 yaşlarında bir dede, benim pencereme bakarak kaval çalıyor.
Dedenin bir Türk olduğunu görünce daha çok heyecanlandım.Afganistan’ da bin Afganlı arasından bir Özbek Türkünü bir çırpıda bulup çıkarmanız o kadar kolaydır ki!..Giyindim ve dışarı çıktım.Yaşlı Özbek in yanına gittim.Kavalını duvara dayadı.Beni derin bir saygı ve sevgiyle selamladıktan sonra sordu:
-Bizim bayrağımızı Kabil‘de dalgalandıran o kadınefendi sen misin?
-Benim baba!
Dedim. Sevimli Özbek'in yüreğime bir ateş parçası gibi düşen sözlerini ömrümün sonuna kadar unutamayacağım:
“-O bayrak Türkiye'de dalgalandıkça, biz burada yitip bitmeyeceğiz! Gördüğün gibi ben bir çobanım ve Türküm! Sordum soruşturdum; burda kaldığını öğrendim. Geldim ki, seni kaval sesiyle uyandırayım ve sana süt ikram edeyim.''
Müjgan Cumbur, uzaklara dalarak devam etmişti:''Orada bulunduğum günlerde, o yetmiş beşlik dede her sabah beni kaval çalarak uyandırdı ve bana her sabah koyunlarından sağıp getirdiği sütten ikram etti!''
(Blog sahibi A.K.'ın notu: Müjgan Hanım bile "Afganistan'da Türkistan‘dan göçmen olarak gelmiş Özbek kardeşlerimiz var." cümlesiyle Özbeklerin oraya göçmen olarak geldiğini söylemiş. Şu İngiliz'in propaganda gücüne bakın ki orası en az bin yıldır Güney Türkistan'dır.)
Horozun sesi Nasıl Kesilir?
Denizli'de araştırma yapmak için kamp kuran bir grup üniversite öğrencisi, kamp yakınına tüneyen bir Denizli horozunun sabahın erken saatlerinde yüksek sesle ötmesinden çok rahatsız olmuşlar... Sabahın köründe ortaya çıkan horoz, önce dikleniyor, sonra dakikalarca ötüyormuş... Tabii ekipte ne uyku ne de huzur bırakmıyormuş... Sonunda sabırlar tükenmiş... Susturmak için başlamışlar horozu kovalamaya... Horoz önde.. Gençler peşinde... Mahalle arasına dalmışlar... Kovalamacayı gören, fakat bir anlam veremeyen yaşlı dede, seslenmiş: - Hey, evlatlar!.. Bu zavallı horozu niye ürkütüyorsunuz?.. - Dede, sabahın köründe ötmeye başlıyor, kampı ayağa kaldırıyor. O yüzden başını keseceğiz!.. - Yazıktır evladım yapmayın!.. demiş ihtiyar, bırakın, ben onun sesini keserim, bir daha da rahatsız etmez sizi... Gençler bunun üzerine kovalamayı bırakmışlar. Ertesi sabah, hafif "gak - guk" sesleri dışında horozdan kayda değer hiçbir ses çıkmadığını görünce de şaşırıp dedeye koşmuşlar: - Yahu dede, ne yaptın da bu horozun sesini kestin?.. İhtiyar gülmüş: - Kıçına zeytinyağı sürdüm. Horoz kabararak ötmeye yeltendiğinde, gerisi tutmuyor ki kuvvet alsın... Ancak "gak - guk" edebiliyor... Kıssadan hisse: Arkan sağlamsa, istediğin kadar kabarır, diklenir, sözünü dinletirsin. Arkan bir gevşemeye görsün, ancak "gak-guk" edersin...
4 Kasım 2013 Pazartesi
Cadı
Harun Reşit savaşta esir aldığı düşman Generale :-Hayatını bağışlarım ama bir şartım var , der. ”Kadınlar hayatta en çok ne ister?” budur bilmek istediğim… Bu sorunun yanıtını getir kurtar kelleni der. General sorar soruşturur bu çetin sorunun yanıtını aramaya başlar ve Kafdağı’ndaki bir cadının bunu bildiğini öğrenirGünlerce gecelerce at koşturur, cadıyı bulur ve sorar: -Kadınlar hayatta en çok ne ister? Korkunç cadı yanıt için öyle bir şart ileri sürer ki yenilir yutulur cinsten değil… -Evlen benimle!.. O zaman öğrenirsin ancak istediğini… Bu ölümcül teklifi kabul eder General ve doğru yanıtı alır almaz koşar Harun Reşit”e ve : -Kadınlar en çok kendi özgür iradeleriyle hareket etmek ister!. Harun Reşit Generalin hayatını bağışlar, ancak General cadıya da evlenmek için söz vermiştir. Neyse evlenirler. İlk gece General bir bakar ki , o korkunç cadı dünyalar güzeli bir afete dönüşmüş karanlık odada….. Konuşur cadı : - Benim kaderim böyle…. Günün sadece yarısı güzel olabilirim, diğer yarısı çirkinim, der. Ne dersin? Geceleri seninleyken mi güzel olayım, yoksa sen gündüzleri dışarıdayken mi?….. General düşünür ve: - Sen bilirsin kararı kendin ver, der. İşte o an korkunç cadı sonsuza dek güzel bir kadın olarak kalır. Peki, bu öyküden çıkarılacak 3 ders nedir? 1. Kadınlar en çok kendi özgür iradeleriyle hareket etmek isterler. 2 .Özgür iradesiyle hareket eden bir kadın her zaman güzeldir. 3. İster güzel olsun, ister çirkin olsun her kadın aslında bir cadıdır:) Hayatınız seçtiğiniz kadındır. Zevkli bir kadına rastlarsanız zevkiniz, bilgili bir kadına rastlarsanız bilginiz, zeki bir kadına rastlarsanız zekanız gelişir. Hayat kat kattır. Babil”in Asma Bahçeleri gibi teraslar halinde yükselir ve bir terastan bir terasa sizi kadınlar götürür. Ve bugün durduğunuz teras, seyrettiğiniz manzara, gördüğünüz hayat yanınızdaki kadının terası, manzarası ve hayatıdır… Hayatınız seçtiğiniz kadındır…
ADLARDA YAPILAN YANLIŞLIKLAR
Yalnız sevgili yavrularımıza değil; evlerimize, sokaklarımıza, işletmelerimize, yerleşim birimlerimize vb. de Türkçe ad vermenin boynumuza borç olduğuna inanıyoruz.
Geleceğimizin bekçisi, gözümüzün nuru sevgili yavrularımıza ad bulmak, ad koymak zaman zaman mesele hâlini almaktadır. Ata ana olmanın şerefine erişenler veya torun sahibi olmanın zevkini tadanlar: “O olmasın, bu olsun!” demekte; kimisinin söylenişi, kimisinin anlamı
-bilinebildiği ölçüde- beğenilmektedir.
Bir Türk’ün yavrusuna ad verirken, yabancı dillerden gelmeleri değil, Türkçe olanları seçmesinin, kıskançlıkla onları koymasının millî bir görev olduğuna inanıyoruz.
“Çocuk İsimleri Ansiklopedisi”, “Çocuk Adları Sözlüğü” vb. gibi yanlışlıkları adlarından başlayanlara yahut hatâlarla dolu olan kitaplara güvenmek doğru mudur? Türk Dil Kurumu gibi bir kuruluş bile 50 yıla yakın bir sürede el kadar bir kitapçık yayınlamış, o da liste olmaktan öteye geçememiştir.
Satışı büyük birkaç gazetenin bu konuda yayınladığı kitap veya ek de, sözü edilen hatâları tekrarlamaktan başka bir yapmamış, 2 gazetenin verdiği 1992 takviminde, 365 günde teklif edilen adların 5’inin Türkçe, kalanların da Arapça ve Farsça, hatta İbranice olduğu görülmüştür.
Yapılan yanlışlıklar
Arapça “Adnan”ı, İngilizce “Aylin”i, İtalyanca “Alabora”yı, Rumca “Anadolu”yu, Hitit krallarından birinin adı olan “Anittaş”ı Türkçe sananlara; “Kamer”e “doktor”, “Hümeyra”ya ‘beyazlık”, “Tuğrul”a “akbaba”yı andırır; gagası ve pençesi çok güçlü masal kuşu”, “Ertuğrul”a da “temiz yürekli, doğru insan”, “Arsal”a “sanatla ilgili, sanatsal” diyenlere, “Ergenekon”un Türkçe oluşundan şüphe edenlere rastladığımızı da bu arada belirtmek isteriz. Bütün bunlar yetmezmiş gibi bir de, karakter abidesi, iman ve ideal adamı Mehmed Akif’in “Şüheda fışkıracak, toprağı sıksan şüheda” dediği, her bir karış toprağı şehit kanlarıyla bulanmış bu aziz vatanda bölücülük rüzgârları estirmeye, bir başka iklimin havasını hâkim kılmaya yeltenenlerin yayınladıkları kitapçıkta Türkçe ve Farsça adların bir başka dile yamanmaya kalkışılmasını görünce hayretten öleyazdık.
“Aleyna”, “Aslı”, “Bekir”, “Cafer”, “Ebulhuda”, “Fanila”, “Hâşim”, “Kezban”, “Manaf”, “Nâhide”, “Nâçar”, “Nâmert”, “Nanay”, “Saime”, “Semiramis”, “Sibel”, “Şeamet”, Volkan”, “Yakup” vb. gibi yabancı dillerden gelme, anlamları tuhaf, gülünç yahut müstehçen olanlar dururken özbeöz Türkçe adlara yapılan düşmanlığı nitelemek için “gaflet” ve dahası “dalalet” kelimelerini yumuşak bulmaktayız.
Yer adlarındaki hatâlar
Anadilimizin izlerini, Türklüğün damgasını taşıması gereken yer adlarındaki uygulama ise ayrı bir faciadır… Türkçe yer adlarının, üstelik “TÜRK” sözüyle başlayan veya biten birçok yer adının değiştirildiğini Prof. Dr. Mehmet ERÖZ, “Atatürk, Milliyetçilik, Doğu Anadolu” adlı eserinde yana yakıla anlatmaktadır. Garabetler bununla da bitmemiş, Türkçe yer adları değiştirilip yerine yine Türkçe ad konulmuştur.
1984’te yapılan Türk Yer Adları Sempozyumu’nda yine ERÖZ’ün dediği gibi: “… Isparta, Antalya başta olmak üzere, Türkçe asıldan gelmeyen bir çok il ve ilçe adının değiştirilmesi gerekirken, Türk’ün damgasını taşıyan köy adları ile uğraşmanın mânâsını bir türlü anlayamıyoruz. Urartucular, Hititçiler, Kapadokyalıları; Didimleri, Priyenleri, Efes’leri, Side’leri, Aspendos’ları diriltmeye çalışırken; bu işi tamamlıyor ve Bizans’a tapu hazırlıyoruz.
Bir yerleşme birimine vb. ad verilirken, tarihî, coğrafî vb. özelliklerinin göz önüne alınması gerektiği nedense hatıra getirilmemekte, engebeli bir araziye “İnceyazı” adı verilebilmektedir… Bildiğimiz kadarıyla yine Kastamonu’da 2 köy adı daha “Evrenye” (Gemiciler), “İlişi” (Yakaören) olarak değiştirilmiştir. “Evrenye”, adını orada gömülü bulunan “Evren Baba”dan almaktadır. “Gemiciler” adı bir başka yere konabilirdi… Adı (Yakaören) olarak değiştirilen yerde ise ne “yaka” vardır, ne de “ören”…
Bir sokağın başına gelenler
Bir zamanlar İstanbul’da “Karacehennem İbrahim Sokağı”nın adı, mahalle sakinlerinin isteğiyle değiştirilmeye kalkışılır… Hafızamız ihanet etmiyorsa, Şehir Mektupçusu Osman Nuri Ergin, Karacehennem’in tarihî kişiliğini anlatıp sokak adını değiştirilmekten kurtarır; kurtarır ama, bu gün, adı geçen sokağı Sultanahmet’te aramaya kalkmayınız; çünkü sonradan yine değiştirilmiştir!..
Yeşildirek’teki bir sokağa, anarşi kurbanı bir gazetecinin adı verilir. Bir meslektaşımızın hatırasına gösterilen bu saygıdan onur duyarız ama, 80 yıllık bir geçmişe sahip Türk Ocağı Caddesi’nden başka sokak mı yoktu Istanbul’da, sorusunu sormaktan da kendimizi alamayız… Bakırköy’de tiyatrocu Toto Karaca’nın adı “Tayyareci Sadık Bey” sokağına verilir… Bu kararı veren Bakırköy Belediye Meclisi üyeleri “Tayyareci Sadık Bey”i (Tenekeci Sadık Bey) mi sandılar?!! General Şükrü Kanatlı Sokağı’nın ise yalnızca “Kanatlı”sı kalmıştır.
Göztepe’deki “Tütüncü Mehmet Efendi Sokağı” uğradığı saldırıyı, basınımızın yüz aklarından Zeynep Göğüş’ün himmetiyle atlatır…
Yanlışlıklar bununla da kalmaz. Başa güreşen gazetelerden biri aynen şöyle yazar: “Külekler şehri (rüzgârlar şehri) Azerbaycan”…
Etimoloji (kökenbilim) alanındaki tartışılmaz otoritesiyle tanınan dilci bir prof. da kasıla kasıla şöyle yazmaktan çekinmez: “Benim bildiğime göre… Alayunt, Kütahya’ya bağlı bir köydür… “ Bunu okuyan da sanacak ki, Türkiye’de bir tek Alayunt var. Oysa Prof. Dr. Faruk Sümer, TİREBOLU TARİHİ adlı eserinde tam 5 Alayunt sayar… Hem de yalnızca Tirebolu’da…
Atatürk’e saygısızlık
Istanbul’dan örnekler vermeye devam ediyoruz: Atatürk’ün hatırasını taşıyan Halâskâr [Kurtarıcı] Gâzi Caddesi’nde bir yürümeye kalkın: Yabancı dillerden alınma firma adları öylesine çoktur ki, Türkçe olanları parmakla sayılacak derecede bile değildir… Her konuşmasına “Türk”, “Türklük” diye başlayan o büyük insanın, o büyük Türk’ün ruhunu inciten böylesine bir saygısızlığa ne denir, bilemiyoruz… Beyoğlu’nda (lütfen bağışlayınız) genelevlerin bulunduğu sokağın adı Abanoz idi…Sanki dünyada başka ad kalmamış, sanki Türkçe adlar tükenmiş gibi, adı, akla hayale gelmedik bir biçimde değiştirildi: “CONKBAYIRI”… “Garbın cebîn-i zalimi”ne, “tek dişi kalmış canavar”a, karşı göğsünü siper edenlerin, onların gözü kara kumandanı Mustafa Kemal’in, bize bu toprakları bırakmak uğrunda canlarını feda edenlerin aziz hatıralarına karşı gösterilen bu davranış, en hafif ifadeyle “densizlik” değilse nedir?!! Böyle bir davranışı, bu memlekette işgal ordularının bile yapamadığını rahatlıkla söylemek mümkündür.
Ad verirken gösterilecek dikkat
Yalnız sevgili yavrularımıza değil; evlerimize, sokaklarımıza, malımıza, mamullerimize, firmalarımıza, mahallelerimize, köylerimize, kentlerimize, illerimize, obalarımıza, çayırlarımıza, yazılarımıza, yabanlarımıza, ırmaklarımıza, göllerimize de Türkçe ad vermenin boynumuza borç olduğuna inanıyoruz.
Radyolarımızdan, televizyonlarımızdan, çocuklarımızın çiğnedikleri çikletten yedikleri bisküviye, çikolataya; içtikleri gazoza varıncaya dek bir çok nesne, ne kadar acıdır ki, yabancı adlar taşımaktadır. Sanki bir nesneye yabancı ad vermek marifet veya maharetmiş gibi!..
Bir sağanak hâlinde gelen bu yabancı kelime hayranlığı karşısında “yaya kaldırımı” gitmiş, yerine (tretuar) gelmiş, “cankurtaran” yerini (ambulans)’a bırakmıştır. İnsanın bu durumda “Can kurtaran yok mu?..” diye avazı çıktığı kadar bağırası geliyor.
Aydil EROL, Ayyıldız, 26.01.2000.
[Prof. Dr. Doğan Aksan’ın da (Her Yönüyle Dil, 3.c. Ankara, 1990) dediği gibi Türkçemiz kişi adları bakımından da zengindir ve 20 bini aşkın kişi adı bulunmaktadır.]
Geleceğimizin bekçisi, gözümüzün nuru sevgili yavrularımıza ad bulmak, ad koymak zaman zaman mesele hâlini almaktadır. Ata ana olmanın şerefine erişenler veya torun sahibi olmanın zevkini tadanlar: “O olmasın, bu olsun!” demekte; kimisinin söylenişi, kimisinin anlamı
-bilinebildiği ölçüde- beğenilmektedir.
Bir Türk’ün yavrusuna ad verirken, yabancı dillerden gelmeleri değil, Türkçe olanları seçmesinin, kıskançlıkla onları koymasının millî bir görev olduğuna inanıyoruz.
“Çocuk İsimleri Ansiklopedisi”, “Çocuk Adları Sözlüğü” vb. gibi yanlışlıkları adlarından başlayanlara yahut hatâlarla dolu olan kitaplara güvenmek doğru mudur? Türk Dil Kurumu gibi bir kuruluş bile 50 yıla yakın bir sürede el kadar bir kitapçık yayınlamış, o da liste olmaktan öteye geçememiştir.
Satışı büyük birkaç gazetenin bu konuda yayınladığı kitap veya ek de, sözü edilen hatâları tekrarlamaktan başka bir yapmamış, 2 gazetenin verdiği 1992 takviminde, 365 günde teklif edilen adların 5’inin Türkçe, kalanların da Arapça ve Farsça, hatta İbranice olduğu görülmüştür.
Yapılan yanlışlıklar
Arapça “Adnan”ı, İngilizce “Aylin”i, İtalyanca “Alabora”yı, Rumca “Anadolu”yu, Hitit krallarından birinin adı olan “Anittaş”ı Türkçe sananlara; “Kamer”e “doktor”, “Hümeyra”ya ‘beyazlık”, “Tuğrul”a “akbaba”yı andırır; gagası ve pençesi çok güçlü masal kuşu”, “Ertuğrul”a da “temiz yürekli, doğru insan”, “Arsal”a “sanatla ilgili, sanatsal” diyenlere, “Ergenekon”un Türkçe oluşundan şüphe edenlere rastladığımızı da bu arada belirtmek isteriz. Bütün bunlar yetmezmiş gibi bir de, karakter abidesi, iman ve ideal adamı Mehmed Akif’in “Şüheda fışkıracak, toprağı sıksan şüheda” dediği, her bir karış toprağı şehit kanlarıyla bulanmış bu aziz vatanda bölücülük rüzgârları estirmeye, bir başka iklimin havasını hâkim kılmaya yeltenenlerin yayınladıkları kitapçıkta Türkçe ve Farsça adların bir başka dile yamanmaya kalkışılmasını görünce hayretten öleyazdık.
“Aleyna”, “Aslı”, “Bekir”, “Cafer”, “Ebulhuda”, “Fanila”, “Hâşim”, “Kezban”, “Manaf”, “Nâhide”, “Nâçar”, “Nâmert”, “Nanay”, “Saime”, “Semiramis”, “Sibel”, “Şeamet”, Volkan”, “Yakup” vb. gibi yabancı dillerden gelme, anlamları tuhaf, gülünç yahut müstehçen olanlar dururken özbeöz Türkçe adlara yapılan düşmanlığı nitelemek için “gaflet” ve dahası “dalalet” kelimelerini yumuşak bulmaktayız.
Yer adlarındaki hatâlar
Anadilimizin izlerini, Türklüğün damgasını taşıması gereken yer adlarındaki uygulama ise ayrı bir faciadır… Türkçe yer adlarının, üstelik “TÜRK” sözüyle başlayan veya biten birçok yer adının değiştirildiğini Prof. Dr. Mehmet ERÖZ, “Atatürk, Milliyetçilik, Doğu Anadolu” adlı eserinde yana yakıla anlatmaktadır. Garabetler bununla da bitmemiş, Türkçe yer adları değiştirilip yerine yine Türkçe ad konulmuştur.
1984’te yapılan Türk Yer Adları Sempozyumu’nda yine ERÖZ’ün dediği gibi: “… Isparta, Antalya başta olmak üzere, Türkçe asıldan gelmeyen bir çok il ve ilçe adının değiştirilmesi gerekirken, Türk’ün damgasını taşıyan köy adları ile uğraşmanın mânâsını bir türlü anlayamıyoruz. Urartucular, Hititçiler, Kapadokyalıları; Didimleri, Priyenleri, Efes’leri, Side’leri, Aspendos’ları diriltmeye çalışırken; bu işi tamamlıyor ve Bizans’a tapu hazırlıyoruz.
Bir yerleşme birimine vb. ad verilirken, tarihî, coğrafî vb. özelliklerinin göz önüne alınması gerektiği nedense hatıra getirilmemekte, engebeli bir araziye “İnceyazı” adı verilebilmektedir… Bildiğimiz kadarıyla yine Kastamonu’da 2 köy adı daha “Evrenye” (Gemiciler), “İlişi” (Yakaören) olarak değiştirilmiştir. “Evrenye”, adını orada gömülü bulunan “Evren Baba”dan almaktadır. “Gemiciler” adı bir başka yere konabilirdi… Adı (Yakaören) olarak değiştirilen yerde ise ne “yaka” vardır, ne de “ören”…
Bir sokağın başına gelenler
Bir zamanlar İstanbul’da “Karacehennem İbrahim Sokağı”nın adı, mahalle sakinlerinin isteğiyle değiştirilmeye kalkışılır… Hafızamız ihanet etmiyorsa, Şehir Mektupçusu Osman Nuri Ergin, Karacehennem’in tarihî kişiliğini anlatıp sokak adını değiştirilmekten kurtarır; kurtarır ama, bu gün, adı geçen sokağı Sultanahmet’te aramaya kalkmayınız; çünkü sonradan yine değiştirilmiştir!..
Yeşildirek’teki bir sokağa, anarşi kurbanı bir gazetecinin adı verilir. Bir meslektaşımızın hatırasına gösterilen bu saygıdan onur duyarız ama, 80 yıllık bir geçmişe sahip Türk Ocağı Caddesi’nden başka sokak mı yoktu Istanbul’da, sorusunu sormaktan da kendimizi alamayız… Bakırköy’de tiyatrocu Toto Karaca’nın adı “Tayyareci Sadık Bey” sokağına verilir… Bu kararı veren Bakırköy Belediye Meclisi üyeleri “Tayyareci Sadık Bey”i (Tenekeci Sadık Bey) mi sandılar?!! General Şükrü Kanatlı Sokağı’nın ise yalnızca “Kanatlı”sı kalmıştır.
Göztepe’deki “Tütüncü Mehmet Efendi Sokağı” uğradığı saldırıyı, basınımızın yüz aklarından Zeynep Göğüş’ün himmetiyle atlatır…
Yanlışlıklar bununla da kalmaz. Başa güreşen gazetelerden biri aynen şöyle yazar: “Külekler şehri (rüzgârlar şehri) Azerbaycan”…
Etimoloji (kökenbilim) alanındaki tartışılmaz otoritesiyle tanınan dilci bir prof. da kasıla kasıla şöyle yazmaktan çekinmez: “Benim bildiğime göre… Alayunt, Kütahya’ya bağlı bir köydür… “ Bunu okuyan da sanacak ki, Türkiye’de bir tek Alayunt var. Oysa Prof. Dr. Faruk Sümer, TİREBOLU TARİHİ adlı eserinde tam 5 Alayunt sayar… Hem de yalnızca Tirebolu’da…
Atatürk’e saygısızlık
Istanbul’dan örnekler vermeye devam ediyoruz: Atatürk’ün hatırasını taşıyan Halâskâr [Kurtarıcı] Gâzi Caddesi’nde bir yürümeye kalkın: Yabancı dillerden alınma firma adları öylesine çoktur ki, Türkçe olanları parmakla sayılacak derecede bile değildir… Her konuşmasına “Türk”, “Türklük” diye başlayan o büyük insanın, o büyük Türk’ün ruhunu inciten böylesine bir saygısızlığa ne denir, bilemiyoruz… Beyoğlu’nda (lütfen bağışlayınız) genelevlerin bulunduğu sokağın adı Abanoz idi…Sanki dünyada başka ad kalmamış, sanki Türkçe adlar tükenmiş gibi, adı, akla hayale gelmedik bir biçimde değiştirildi: “CONKBAYIRI”… “Garbın cebîn-i zalimi”ne, “tek dişi kalmış canavar”a, karşı göğsünü siper edenlerin, onların gözü kara kumandanı Mustafa Kemal’in, bize bu toprakları bırakmak uğrunda canlarını feda edenlerin aziz hatıralarına karşı gösterilen bu davranış, en hafif ifadeyle “densizlik” değilse nedir?!! Böyle bir davranışı, bu memlekette işgal ordularının bile yapamadığını rahatlıkla söylemek mümkündür.
Ad verirken gösterilecek dikkat
Yalnız sevgili yavrularımıza değil; evlerimize, sokaklarımıza, malımıza, mamullerimize, firmalarımıza, mahallelerimize, köylerimize, kentlerimize, illerimize, obalarımıza, çayırlarımıza, yazılarımıza, yabanlarımıza, ırmaklarımıza, göllerimize de Türkçe ad vermenin boynumuza borç olduğuna inanıyoruz.
Radyolarımızdan, televizyonlarımızdan, çocuklarımızın çiğnedikleri çikletten yedikleri bisküviye, çikolataya; içtikleri gazoza varıncaya dek bir çok nesne, ne kadar acıdır ki, yabancı adlar taşımaktadır. Sanki bir nesneye yabancı ad vermek marifet veya maharetmiş gibi!..
Bir sağanak hâlinde gelen bu yabancı kelime hayranlığı karşısında “yaya kaldırımı” gitmiş, yerine (tretuar) gelmiş, “cankurtaran” yerini (ambulans)’a bırakmıştır. İnsanın bu durumda “Can kurtaran yok mu?..” diye avazı çıktığı kadar bağırası geliyor.
Aydil EROL, Ayyıldız, 26.01.2000.
[Prof. Dr. Doğan Aksan’ın da (Her Yönüyle Dil, 3.c. Ankara, 1990) dediği gibi Türkçemiz kişi adları bakımından da zengindir ve 20 bini aşkın kişi adı bulunmaktadır.]
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


