Feminist Kongre Dünya feministler kongresinde,
Amerikan Delegesi Hanımefendi kürsüye gelmiş:
-'Geçen yılın kararlarını aynen uyguladım.
- Eve gider gitmez kocama:
-Bundan sonra temiz çamaşır istersen ,
kendi çamaşırını kendin yıka. Işte makine orda..' dedim.
- Ilk gün bir şey görmedim.
- Ikinci gün bir şey görmedim.
- Üçüncü gün bir baktım, makinenin başında
sadece kendi çamaşırlarını değil, benimkileri de yıkıyor.'
Alman Delegesi söz almış:
'Ben de kararımız gereğince kocama:
- 'Bundan böyle temiz tabakta yemek istiyorsan kendi bulaşığını kendin yıka' dedim..
- Birinci gün birşey görmedim.
- Ikinci gün bir şey görmedim.
- Üçüncü gün baktım makinenin başında sadece kendininkileri değil,benim bulaşıklarımı da yıkıyor.'
Üçüncü konuşmacı bizden TÜRK , feminist kardeşimiz:
'Türkiye'ye döner dönmez kararımız gereğince kocamla konuştum. Ona dedim ki:
'Bundan böyle yemek yemek istiyorsan, kendin pişirmen gerekecek. Işte mutfak orada..'dedim.
Birinci gün bir şey görmedim.
Ikinci gün birşey görmedim.
Üçüncü gün sol gözüm biraz açılır gibi oldu,hafiften görmeye başladım ....
4 Mart 2010 Perşembe
KELOĞLANIN CAZGIR ANASI VE PADİŞAH
Baki Dökme, 2.1.2010
bakidokme@hotmail.com
www.iyidersler.8m.com
Dedesi torununa şöyle seslendi:
- Bak Aykız’ım, sana bir Keloğlan masalı anlatayım; dinler misin?
- Aykız sevinçle;
- Dinlerim dedeciğim diye cevapladı dedesini.
Öyleyse anlatıyorum kızım:
- Bir varmış, bir yokmuş
Evel zaman içinde, kalbur saman içinde
Develer tellal, pireler berber iken
Ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken, Keloğlan derler birisi yaşarmış o zamanki Türk ülkesinde.
Türk ülkesinde en ünlü üç kişi varmış. Biri ülkenin padişahı, diğeri Keloğlan, üçüncüsü de Keloğlan’ın anasıymış. Keloğlan’ın anası cazgır mı cazgırmış. Keloğlan yanlış iş yaptı mıydı, elindeki sopasıyla Keloğlan’ı yola getirirmiş alimallah… Sopayı göstermesi yetermiş Keloğlan’ı yola getirmeye. Çünkü Keloğlan o sopayı kaba etlerine bir kere yemiş zamanında.. Yiyiş ki, ne yiyiş… Vurduğu yeri yaktırıyormuş sopa..
- Küçük Aykız dedesine gülümseyerek baktı. Dedesi, torununun bir şey soracağını anlamıştı. Söyle kızım dedi, sor.. Aykız ikiletmedi dedesini:
- Dedeciğim cazgır ne demek?
Dede torunundan bu sorunun geleceğini biliyordu. Onun için hiç beklemeden cevap verdi:
- Cazgır diye dediğini yaptıran kişilere derler kızım. Böyleleri sözlerini esirgemezler. Başka anlamları da var, ama onları şimdilik boşverelim… Tamam mı benim güzel kızım?
Biz asıl Keloğlan’ın anasına bakalım.
- Tamam dede
Öyleyse kaldığımız yerden devam edelim:
- Ülkede herkes huzur içerisinde yaşarken, bir gün birkaç bin kişi isyan etmiş Padişaha… Padişahın askerlerini öldürmeğe başlamışlar. Her yerde hırgür çıkarır olmuşlar. Birkaç günde bir ortalığı karıştırıyorlarmış bu isyancılar. Ellerindeki ateşli şişeyi her tarafa atmağa başlamışlar.
Sözün tam burasında Aykız dedesinin sözünü kesti;
- Dedeciğim, Padişahın aslanları da varmış, değil mi?
Dede torununu;
- Evet kızım, aslanları da varmış diye cevapladı.. Sonra torununu gözleriyle okşayarak devam etti:
- İsyancılar o kadar azmışlar ki kızım, Türk ülkesinde rahat huzur bırakmamışlar.
Bu durum Keloğlan’la anasının canını sıkmağa başlamış.
Bir gün anası Keloğlun’ı yanına çağırmış ve sert bir sesle şöyle buyurmuş:
- Git o padişah olacağa söyle, bu işi halletsin. Ülkede kan gövdeyi götürüyor, Padişahımız hâlâ ses çıkarmıyor…Üstelik de isyancıların bazılarını pohpohluyormuş.. Söyle ona; bu isyanı bastıracaksa bastırsın, yoksa ben yapacağımı bilirim!.. Beni sarayına getirttirmesin!..
Seğirt! Tez bildir söylediklerimi Paidşaha!.. Çabuk!!! Çap!...
Keloğlan bu sıkıyı alınca Aykız’ım; başlamış seğirtmeğe, yani koşmağa… Atlamış eşeğine; doğu Padişahın sarayına…
- Var varası, sür süresi; vara vara varmış, Padişah’ın kapısına dayanmış.
İzin istemiş vermemişler… Sonra orada senin gibi güzel bir kız görmüş… İşe bak sen! Onun adı da Aykız değil miymiş?!... Hay Allah!...
Neyse, adının sonradan Aykız olduğunu öğrendiği kız Keloğlan’ı sevivermiş; Keloğlan da onu.. Kız bakmış ki kapıkulları Keloğlan’ı babasının yanına bırakmıyorlar, hemen onlara buyurmuş:
- Bırakın Keloğlan’ı! Onu babama ben götüreceğim, ne istediğin anlatsın!
Bu buyruk üzerine kapıkulları Keloğlan’ı içeriye bırakmışlar.. Kızın adının Aykız olduğunu işte o anda öğrenmiş Keloğlan. Çünkü annesi öteden sesleniyormuş:
-Aykııızzz! Çabuk bu tarafa gel bakayım!... Kim o yanındaki saçı yok oğlan?...
Aykız kıpkırmızı olmuş utancından.. Çünkü annesinden izin almamış kapıya gelirken..
Annesi yanına gelince özür dilemiş… Annesine durumu çabucak anlatmış. Kızın annesi anlamış durumu, kızına öfkelenmekten vazgeçmiş..
Hemen Padişah’ın yanına doğru yol almışlar.
Padişah yanına gelen bu Keloğlanı önce tanıyamamış. Sonra tanıyınca hemen;
- Keloğlan hoş geldin, demiş. Hayırdır, bir şey mi oldu? Diye sormuş…
Meğer Padişah Keloğlan’ı ve anasını önceden tanıyormuş.
Keloğlan hiç bekletmemiş, annesinin dediklerini bir bir Padişah’a saygılı bir şekilde aktarmış Ve eklemiş:
- İşte böyle padişahım… Anam öyle dedi. “Beni oraya getirtmesin, bu isyanı çabuk bastırsın” dedi…
Padişah Keloğlan’ın anasının ne yapacağını kestirmiş hemen. Keloğlanın anneannesi de çok cazgır bir kadınmış… Padişah meğer küçüklüğünde o kadının sopasını bir yemiş ki, ne yiyiş…
- Sonra ne olmuş dedeciğim?..
Aykız’ın uykusu gelmişti anlaşılan.. Bir an önce masalın sonunu dinlemek için sabırsızlanmağa başlamıştı…
Dede torununun durumunu gördüğü için zaten hızlı anlatmağa başlamıştı. Masalın sonunu getirmeğe karar verdi:
- Sonra torunum… Padişah kavuğunun altından kafasını kaşımış… Keloğlan’ın önce anneannesini, sonra anasını gözlerinin önüne getirmiş… Kızı da anası gibiyse eğer, vay başıma geleceklere diye düşünüp; başlamış
“Amanın,, Amanın!..” demeğe…
Hemen başvezirini çağırıp buyruk üstüne buyruklar yağdırmış… Sonunda kesin buyruğu vermiş:
- Üç gün içinde bu isyanı durduracaksın! Durdurmazsan ben ne yapacağımı bilirim!
Diye sıkılamış başvezirini…
Başvezir bakmış ki iş ciddi. İsyan durmazsa başı gövdesinden ayrılacak..Hemen ilgililere buyruk vermiş…
Padişahın aslanları kesin buyruğu alınca, birkaç saat içinde isyanın elebaşlarını yakalayıp getirmişler, Padişahın önünde diz çöktürmüşler…
Derhal mahkeme kurulmuş. Mahkeme elebaşları suçlu bulmuş... O zaman devlete isyan edenlerin cezası ölüm imiş. Hemen üç elebaşı idam edilmiş. Elebaşlarının idam edildiğini gören birkaç eşkıya isyanlarını arttırmışlar. Fakat Padişahın aslanları isyancıların gözyaşına bakmamışlar… Onlara yeniden elebaşılık yapmağa çalışanları da yakalayıp, Padişahın önünde diz çöktürmüş, baş eğdirmişler..
Yine mahkemeler kurulmuş, o elebaşılar da ölümle cezalandırılmışlar…
İsyan eden kalabalık bakmış ki bu işin sonu yok; dağılıp evlerine, köylerine gitmişler; işlerine güçlerine bakmışlar. Onlar da iyi insan olup huzur içinde yaşamağa başlamışlar…
Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine…
Gökten üç kırmızı elma düştü..
Padişah bunlardan birini aldı Keloğlan’a, bir diğerini Aykız’ına, üçüncüsünü de şu Aykız’a verelim diyerek sana uzattı…
O elma işte bak şurada, meyve sepetinde… Yıkanmış da üstelik… Sabah uyandığında yersin… Senin yanakların da elma gibi kırmızı, bahtın gökyüzü gibi açık olsun Aykız’ım benim.
Aykız; yarın yiyeceği al almanın hayaliyle mışıl mışıl uyumağa başlamıştı bile…
bakidokme@hotmail.com
www.iyidersler.8m.com
Dedesi torununa şöyle seslendi:
- Bak Aykız’ım, sana bir Keloğlan masalı anlatayım; dinler misin?
- Aykız sevinçle;
- Dinlerim dedeciğim diye cevapladı dedesini.
Öyleyse anlatıyorum kızım:
- Bir varmış, bir yokmuş
Evel zaman içinde, kalbur saman içinde
Develer tellal, pireler berber iken
Ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken, Keloğlan derler birisi yaşarmış o zamanki Türk ülkesinde.
Türk ülkesinde en ünlü üç kişi varmış. Biri ülkenin padişahı, diğeri Keloğlan, üçüncüsü de Keloğlan’ın anasıymış. Keloğlan’ın anası cazgır mı cazgırmış. Keloğlan yanlış iş yaptı mıydı, elindeki sopasıyla Keloğlan’ı yola getirirmiş alimallah… Sopayı göstermesi yetermiş Keloğlan’ı yola getirmeye. Çünkü Keloğlan o sopayı kaba etlerine bir kere yemiş zamanında.. Yiyiş ki, ne yiyiş… Vurduğu yeri yaktırıyormuş sopa..
- Küçük Aykız dedesine gülümseyerek baktı. Dedesi, torununun bir şey soracağını anlamıştı. Söyle kızım dedi, sor.. Aykız ikiletmedi dedesini:
- Dedeciğim cazgır ne demek?
Dede torunundan bu sorunun geleceğini biliyordu. Onun için hiç beklemeden cevap verdi:
- Cazgır diye dediğini yaptıran kişilere derler kızım. Böyleleri sözlerini esirgemezler. Başka anlamları da var, ama onları şimdilik boşverelim… Tamam mı benim güzel kızım?
Biz asıl Keloğlan’ın anasına bakalım.
- Tamam dede
Öyleyse kaldığımız yerden devam edelim:
- Ülkede herkes huzur içerisinde yaşarken, bir gün birkaç bin kişi isyan etmiş Padişaha… Padişahın askerlerini öldürmeğe başlamışlar. Her yerde hırgür çıkarır olmuşlar. Birkaç günde bir ortalığı karıştırıyorlarmış bu isyancılar. Ellerindeki ateşli şişeyi her tarafa atmağa başlamışlar.
Sözün tam burasında Aykız dedesinin sözünü kesti;
- Dedeciğim, Padişahın aslanları da varmış, değil mi?
Dede torununu;
- Evet kızım, aslanları da varmış diye cevapladı.. Sonra torununu gözleriyle okşayarak devam etti:
- İsyancılar o kadar azmışlar ki kızım, Türk ülkesinde rahat huzur bırakmamışlar.
Bu durum Keloğlan’la anasının canını sıkmağa başlamış.
Bir gün anası Keloğlun’ı yanına çağırmış ve sert bir sesle şöyle buyurmuş:
- Git o padişah olacağa söyle, bu işi halletsin. Ülkede kan gövdeyi götürüyor, Padişahımız hâlâ ses çıkarmıyor…Üstelik de isyancıların bazılarını pohpohluyormuş.. Söyle ona; bu isyanı bastıracaksa bastırsın, yoksa ben yapacağımı bilirim!.. Beni sarayına getirttirmesin!..
Seğirt! Tez bildir söylediklerimi Paidşaha!.. Çabuk!!! Çap!...
Keloğlan bu sıkıyı alınca Aykız’ım; başlamış seğirtmeğe, yani koşmağa… Atlamış eşeğine; doğu Padişahın sarayına…
- Var varası, sür süresi; vara vara varmış, Padişah’ın kapısına dayanmış.
İzin istemiş vermemişler… Sonra orada senin gibi güzel bir kız görmüş… İşe bak sen! Onun adı da Aykız değil miymiş?!... Hay Allah!...
Neyse, adının sonradan Aykız olduğunu öğrendiği kız Keloğlan’ı sevivermiş; Keloğlan da onu.. Kız bakmış ki kapıkulları Keloğlan’ı babasının yanına bırakmıyorlar, hemen onlara buyurmuş:
- Bırakın Keloğlan’ı! Onu babama ben götüreceğim, ne istediğin anlatsın!
Bu buyruk üzerine kapıkulları Keloğlan’ı içeriye bırakmışlar.. Kızın adının Aykız olduğunu işte o anda öğrenmiş Keloğlan. Çünkü annesi öteden sesleniyormuş:
-Aykııızzz! Çabuk bu tarafa gel bakayım!... Kim o yanındaki saçı yok oğlan?...
Aykız kıpkırmızı olmuş utancından.. Çünkü annesinden izin almamış kapıya gelirken..
Annesi yanına gelince özür dilemiş… Annesine durumu çabucak anlatmış. Kızın annesi anlamış durumu, kızına öfkelenmekten vazgeçmiş..
Hemen Padişah’ın yanına doğru yol almışlar.
Padişah yanına gelen bu Keloğlanı önce tanıyamamış. Sonra tanıyınca hemen;
- Keloğlan hoş geldin, demiş. Hayırdır, bir şey mi oldu? Diye sormuş…
Meğer Padişah Keloğlan’ı ve anasını önceden tanıyormuş.
Keloğlan hiç bekletmemiş, annesinin dediklerini bir bir Padişah’a saygılı bir şekilde aktarmış Ve eklemiş:
- İşte böyle padişahım… Anam öyle dedi. “Beni oraya getirtmesin, bu isyanı çabuk bastırsın” dedi…
Padişah Keloğlan’ın anasının ne yapacağını kestirmiş hemen. Keloğlanın anneannesi de çok cazgır bir kadınmış… Padişah meğer küçüklüğünde o kadının sopasını bir yemiş ki, ne yiyiş…
- Sonra ne olmuş dedeciğim?..
Aykız’ın uykusu gelmişti anlaşılan.. Bir an önce masalın sonunu dinlemek için sabırsızlanmağa başlamıştı…
Dede torununun durumunu gördüğü için zaten hızlı anlatmağa başlamıştı. Masalın sonunu getirmeğe karar verdi:
- Sonra torunum… Padişah kavuğunun altından kafasını kaşımış… Keloğlan’ın önce anneannesini, sonra anasını gözlerinin önüne getirmiş… Kızı da anası gibiyse eğer, vay başıma geleceklere diye düşünüp; başlamış
“Amanın,, Amanın!..” demeğe…
Hemen başvezirini çağırıp buyruk üstüne buyruklar yağdırmış… Sonunda kesin buyruğu vermiş:
- Üç gün içinde bu isyanı durduracaksın! Durdurmazsan ben ne yapacağımı bilirim!
Diye sıkılamış başvezirini…
Başvezir bakmış ki iş ciddi. İsyan durmazsa başı gövdesinden ayrılacak..Hemen ilgililere buyruk vermiş…
Padişahın aslanları kesin buyruğu alınca, birkaç saat içinde isyanın elebaşlarını yakalayıp getirmişler, Padişahın önünde diz çöktürmüşler…
Derhal mahkeme kurulmuş. Mahkeme elebaşları suçlu bulmuş... O zaman devlete isyan edenlerin cezası ölüm imiş. Hemen üç elebaşı idam edilmiş. Elebaşlarının idam edildiğini gören birkaç eşkıya isyanlarını arttırmışlar. Fakat Padişahın aslanları isyancıların gözyaşına bakmamışlar… Onlara yeniden elebaşılık yapmağa çalışanları da yakalayıp, Padişahın önünde diz çöktürmüş, baş eğdirmişler..
Yine mahkemeler kurulmuş, o elebaşılar da ölümle cezalandırılmışlar…
İsyan eden kalabalık bakmış ki bu işin sonu yok; dağılıp evlerine, köylerine gitmişler; işlerine güçlerine bakmışlar. Onlar da iyi insan olup huzur içinde yaşamağa başlamışlar…
Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine…
Gökten üç kırmızı elma düştü..
Padişah bunlardan birini aldı Keloğlan’a, bir diğerini Aykız’ına, üçüncüsünü de şu Aykız’a verelim diyerek sana uzattı…
O elma işte bak şurada, meyve sepetinde… Yıkanmış da üstelik… Sabah uyandığında yersin… Senin yanakların da elma gibi kırmızı, bahtın gökyüzü gibi açık olsun Aykız’ım benim.
Aykız; yarın yiyeceği al almanın hayaliyle mışıl mışıl uyumağa başlamıştı bile…
FÂTİH’İN MAHKEMESİ
Hızır Bey, İstanbul kadısı ve belediye başkanı iken, bir Hıristiyan mîmâr geldi. Fâtih Sultan Mehmet Hân'dan şikâyetçi olduğunu söyledi. Hızır Bey, mîmârı dinledi. Fâtih, bugünkü Ayasofya Câmii’nden daha yüksek kubbeye ve daha üstün mîmârî husûsiyetlere sâhip bir câmi yaptırmak istemiş ve o mîmâr da bu işe tâlip olmuştu. Ama Müslümanların, Ayasofya'dan daha üstün bir esere sâhip olmalarına gönlü râzı olmamıştı. Mısır'dan bin bir zahmetle getirilmiş olan sütûnların yüksekliklerini kısa tutmuş ve kubbenin yüksekliği de Ayasofya'dan alçak olmuştu. Sultan, sütûnların kasıtlı olarak küçültüldüğünü anlayıp çok hiddetlendi. Muhâkeme edilmeden mîmârın eli kesildi.
Hızır Bey, konuyu araştırdı. Şâhitlerle berâber Pâdişahı da mahkemeye çağırdı. Fâtih, mahkeme salonuna girince, başköşeye oturmak istedi. Kadı, hiç çekinmeden, "Oturma begüm!.. Hasmınla yüzleşmek üzere, mahkeme huzûrunda ayakta dur!" dedi. Sultan derhâl söylenen yere geçti. Mahkemenin Pâdişahı Hızır Bey'di. Onun şahsında, İslâmiyet’in âdil hükümleri karşısında bulunmaktaydı. Kadı: "Sen bu zimmînin elini kestirdin mi?” deyip söze başladı. Mahkeme neticesinde; "Sen, Murat oğlu Mehmet! Mahkeme edilmeden bu zimmînin elini kestirdiğin için kısas olunacaksın! Senin elin de onunki gibi kesilecek. Eğer Hıristiyan mîmârı râzı edebilirsen, ölünceye kadar onun ve âilesinin geçimini temin etmek karşılığında elini kesilmekten kurtarabilirsin!" dedi. Herkesle birlikte Pâdişah da tam bir sükûnet içerisinde kararı dinledi. Hıristiyan mîmâr, bu ulvî karar karşısında daha fazla dayanamadı. Ağlayarak Pâdişahın ellerine kapandı. Mîmâr, âilesiyle birlikte Müslüman olmakla şereflendi.
Mahkeme yeri boşaldıktan sonra Kadı Hızır bey ve Sultan Fatih yalnız kalınca Sultan;"Eğer padişahlığımdan korkup haksız bir karar verseydin billahi kılıcımla kelleni kesecektim" der. Hızır bey de kürsünün altında sakladığı topuzu çıkarır;"Hünkarım sizde padişahlığınızdan gururlanıp şeriat mahkemesinin kararını dinlemeseydiniz billahi bu topuzla başınızı ezerdim" der.
Hızır Bey, konuyu araştırdı. Şâhitlerle berâber Pâdişahı da mahkemeye çağırdı. Fâtih, mahkeme salonuna girince, başköşeye oturmak istedi. Kadı, hiç çekinmeden, "Oturma begüm!.. Hasmınla yüzleşmek üzere, mahkeme huzûrunda ayakta dur!" dedi. Sultan derhâl söylenen yere geçti. Mahkemenin Pâdişahı Hızır Bey'di. Onun şahsında, İslâmiyet’in âdil hükümleri karşısında bulunmaktaydı. Kadı: "Sen bu zimmînin elini kestirdin mi?” deyip söze başladı. Mahkeme neticesinde; "Sen, Murat oğlu Mehmet! Mahkeme edilmeden bu zimmînin elini kestirdiğin için kısas olunacaksın! Senin elin de onunki gibi kesilecek. Eğer Hıristiyan mîmârı râzı edebilirsen, ölünceye kadar onun ve âilesinin geçimini temin etmek karşılığında elini kesilmekten kurtarabilirsin!" dedi. Herkesle birlikte Pâdişah da tam bir sükûnet içerisinde kararı dinledi. Hıristiyan mîmâr, bu ulvî karar karşısında daha fazla dayanamadı. Ağlayarak Pâdişahın ellerine kapandı. Mîmâr, âilesiyle birlikte Müslüman olmakla şereflendi.
Mahkeme yeri boşaldıktan sonra Kadı Hızır bey ve Sultan Fatih yalnız kalınca Sultan;"Eğer padişahlığımdan korkup haksız bir karar verseydin billahi kılıcımla kelleni kesecektim" der. Hızır bey de kürsünün altında sakladığı topuzu çıkarır;"Hünkarım sizde padişahlığınızdan gururlanıp şeriat mahkemesinin kararını dinlemeseydiniz billahi bu topuzla başınızı ezerdim" der.
KURNAZLIK
Kainatın yaratılmasından sonra yeryüzünde kabiliyetler dağıtılıyormuş. İnsanlar akıl uygun görülmüş ve insanlara dağıtılmaya başlanmış. Fakat akıldan her insan nasibini aldıktan sonra birazı da artmış. Bunu duyan hayvanlar bir meydana toplanmışlar. Çoğu gidip azı kalan akıldan azar azar almışlar; ama aralarında kavga başlamış. Hiçbiri akıl nimetinden faydalanamamış. Sonra bakmışlar yerde başka kabiliyetler de var... Hepsi kendince güzel olan kabiliyetleri almış. Tavuk kanat almış, ama uçma kabiliyetini almayı unutmuş; aslan güçlü ayaklar almış, fakat düşünme kabiliyetini almayı unutmuş, ama sonuçta her hayvan bir kabiliyet almış, yerde en son kurnazlık kalmış.
Kuşlar, kurtlar kendi aralarında kavga ederlerken insan gelmiş, kurnazlığı alıp gitmiş. Tilki insanın ne aldığını merak etmiş, bakmış görmüş ki insanın aldığı kurnazlık... Kurnazlıktan koku kalmış yalnız tilkiye... Kurnazlığın kokusunu da tilki almış.
Kabiliyetlerden kendi paylarına düşenleri alan hayvanla dağılmışlar, balık denize dalmış, birdenbire kurnazlığı hatırlamış, sudan başını çıkarıp bağırmış:
- Ey kuşlar kurnazlığı kim aldı:
- İnsan aldı! diye cevap vermiş kuşlar balığa.
Yine daldırmış başını suya, yüzmeye devam etmiş. Az gitmiş, uz gitmiş, unutmuş kurnazlığın kimde olduğunu. Sudan çıkarmış yine başını bakmış deniz kenarında hayvanlar topluluğu... Sormuş:
- Ey hayvanlar kurnazlığı kim aldı?
- Kim olacak, . insan aldı. demiş hayvanlardan birisi.
Balık da bu cevaba karşılık:
- Çok iyi, çok güzel! Şimdi ne siz bizi ne de biz sizi kıskanacağız!!!
Tilki balığın sözlerine içerledi. Yapmacıktan güldü ve:
- Bunun neresi iyi? İnsanoğlu ne sizi suda, ne de bizi karada rahat bırakacak!
Balık ve diğer hayvanlar bu sözler karşısında donakalmış. Duyduk ki o günlerde balığın suda konuştuğu, hayvanların düşmanlıkları unutup buluştuğu o sahile insanoğlu uğramış ve sudan balığı karadan diğer hayvanları yakalamış, ama tilki o gün insandan kurtulmasını başarmış. O gün bu gündür tilki hep hayvanlar içinde en kurnaz olarak bilinir.
Kuşlar, kurtlar kendi aralarında kavga ederlerken insan gelmiş, kurnazlığı alıp gitmiş. Tilki insanın ne aldığını merak etmiş, bakmış görmüş ki insanın aldığı kurnazlık... Kurnazlıktan koku kalmış yalnız tilkiye... Kurnazlığın kokusunu da tilki almış.
Kabiliyetlerden kendi paylarına düşenleri alan hayvanla dağılmışlar, balık denize dalmış, birdenbire kurnazlığı hatırlamış, sudan başını çıkarıp bağırmış:
- Ey kuşlar kurnazlığı kim aldı:
- İnsan aldı! diye cevap vermiş kuşlar balığa.
Yine daldırmış başını suya, yüzmeye devam etmiş. Az gitmiş, uz gitmiş, unutmuş kurnazlığın kimde olduğunu. Sudan çıkarmış yine başını bakmış deniz kenarında hayvanlar topluluğu... Sormuş:
- Ey hayvanlar kurnazlığı kim aldı?
- Kim olacak, . insan aldı. demiş hayvanlardan birisi.
Balık da bu cevaba karşılık:
- Çok iyi, çok güzel! Şimdi ne siz bizi ne de biz sizi kıskanacağız!!!
Tilki balığın sözlerine içerledi. Yapmacıktan güldü ve:
- Bunun neresi iyi? İnsanoğlu ne sizi suda, ne de bizi karada rahat bırakacak!
Balık ve diğer hayvanlar bu sözler karşısında donakalmış. Duyduk ki o günlerde balığın suda konuştuğu, hayvanların düşmanlıkları unutup buluştuğu o sahile insanoğlu uğramış ve sudan balığı karadan diğer hayvanları yakalamış, ama tilki o gün insandan kurtulmasını başarmış. O gün bu gündür tilki hep hayvanlar içinde en kurnaz olarak bilinir.
IMF UZMANI
Çobanın biri dere kenarında koyunlarını otlatıyormuş. Tam o anda, yanına bir Cherokee Jeep yanaşmış. Brioni gömlek, Prada ayakkabılar giyen, Ray-Ban gözlüklü ve Stefano Ricci kravatlı bir sürücü, aşağıya inip, çobana sormuş.
— Kaç tane koyunun olduğunu bilirsem, bana onlardan bir tanesini verir misin?
Çoban, bir adama bir de koyunlarına bakmış; "Tamam" diye cevap vermiş.
Genç adam arabasını park etmiş. Telefonunu bilgisayarına bağlayıp, bir NASA sitesine girmiş, GPS'ini kullanarak yeri taramış, bir database ve logaritma ile doldurulmuş 60 excel tablosunu açmış ve 150 sayfalık bir rapor basmış.
Ardından, çobana dönerek;
"Tam 983 adet koyunun var" demiş.
Çoban da "Doğru" diye cevap vermiş, "Koyununu alabilirsin".
Genç adam koyunu almış ve jeep'inin arkasına koymuş.
Bu kez çoban genç adama dönüp;
"Peki... Senin nerede ve ne iş yaptığını bilirsem, koyunumu geri verir misin?" diye sormuş.
Adam da "Evet neden olmasın" diye yanıtlamış. Bunun üzerine çoban;
"Sen IMF uzmanısın" demiş.
Adam hayretle sormuş; "Nasıl oldu da bildin?"
Çoban "Çok basit" diye cevap vermiş.
"Buraya çağrılmadan geldin, bu bir.
İkincisi benim bildiğim bir şeyi bana söylemek için benden bir koyunumu istedin.
Üçüncüsüne gelince, bir ...tan anlamıyorsun çünkü köpeğimi aldın....
— Kaç tane koyunun olduğunu bilirsem, bana onlardan bir tanesini verir misin?
Çoban, bir adama bir de koyunlarına bakmış; "Tamam" diye cevap vermiş.
Genç adam arabasını park etmiş. Telefonunu bilgisayarına bağlayıp, bir NASA sitesine girmiş, GPS'ini kullanarak yeri taramış, bir database ve logaritma ile doldurulmuş 60 excel tablosunu açmış ve 150 sayfalık bir rapor basmış.
Ardından, çobana dönerek;
"Tam 983 adet koyunun var" demiş.
Çoban da "Doğru" diye cevap vermiş, "Koyununu alabilirsin".
Genç adam koyunu almış ve jeep'inin arkasına koymuş.
Bu kez çoban genç adama dönüp;
"Peki... Senin nerede ve ne iş yaptığını bilirsem, koyunumu geri verir misin?" diye sormuş.
Adam da "Evet neden olmasın" diye yanıtlamış. Bunun üzerine çoban;
"Sen IMF uzmanısın" demiş.
Adam hayretle sormuş; "Nasıl oldu da bildin?"
Çoban "Çok basit" diye cevap vermiş.
"Buraya çağrılmadan geldin, bu bir.
İkincisi benim bildiğim bir şeyi bana söylemek için benden bir koyunumu istedin.
Üçüncüsüne gelince, bir ...tan anlamıyorsun çünkü köpeğimi aldın....
SEYİS DERSİ
Bir profesör konferans vermek üzere salona girmiş. Ama bakmış ki salon, ön sırada oturan seyis dışında boşmuş. Konuşup konuşmama konusunda tereddüde düşen Profesör sonunda seyise sormuş:
- Buradaki tek kişi sensin. Sana göre konuşmalı mıyım, yoksa konuşmamalı mıyım? Seyis cevap vermiş:
- Hocam ben basit bir insanım, bu konulardan anlamam. Fakat ahıra gelseydim ve bütün atların kaçıp bir tanesinin kaldığını görseydim, yine de onu beslerdim. Bu sözlere hak veren Profesör konferansa başlamış. İki saatin üzerinde konuşmuş durmuş, konferanstan sonra da kendini mutlu hissetmiş, dinleyicisinin de konferansın çok iyi olduğunu onaylanmasını isteyerek sormuş:
- Konuşmamı nasıl buldun?
Seyis cevap vermiş:
- Hocam sana daha önce basit bir adam olduğumu ve bu konulardan pek anlamadığımı söylemiştim. Gene de eğer ahıra gelir, biri dışında tüm atların kaçtığını görseydim, onu beslerdim, ama elimdeki tüm yemi ona verip de hayvanı çatlatmazdım.
"Ne kadar bilirsen bil, söylediklerin karşıdakinin anladığı kadardır."
- Buradaki tek kişi sensin. Sana göre konuşmalı mıyım, yoksa konuşmamalı mıyım? Seyis cevap vermiş:
- Hocam ben basit bir insanım, bu konulardan anlamam. Fakat ahıra gelseydim ve bütün atların kaçıp bir tanesinin kaldığını görseydim, yine de onu beslerdim. Bu sözlere hak veren Profesör konferansa başlamış. İki saatin üzerinde konuşmuş durmuş, konferanstan sonra da kendini mutlu hissetmiş, dinleyicisinin de konferansın çok iyi olduğunu onaylanmasını isteyerek sormuş:
- Konuşmamı nasıl buldun?
Seyis cevap vermiş:
- Hocam sana daha önce basit bir adam olduğumu ve bu konulardan pek anlamadığımı söylemiştim. Gene de eğer ahıra gelir, biri dışında tüm atların kaçtığını görseydim, onu beslerdim, ama elimdeki tüm yemi ona verip de hayvanı çatlatmazdım.
"Ne kadar bilirsen bil, söylediklerin karşıdakinin anladığı kadardır."
TUZ
Gecenlerde bir supermarkette alisveris yaparken cok yasli bir kadin eline bir tuz paketi almis gorevliye soruyor: ''Yavrum bunun uzerinde kaya tuzu mu, gol tuzu mu..... v.s. yazmiyor. Ben kaya tuzundan imal edilenini almak istiyorum.''.
Önce kadincagizin yaptigini bir yaslilik davranisi zannettim.
İnceledim, sordum sorusturdum, meger kadincagiz hakliymis. Simdi ben de uzerinde kaya tuzu yazanlari satin almaya calisiyorum.
Hatirlarsiniz buna benzer bir ileti de seker için dolasmisti.
Meğerse ülkemizde şeker, pancardan imal edildiği gibi genleriyle oynanmış
mısırdan da imal ediliyormuş (bunun arkasında da maalesef bizim prenslerimiz varmış). Simdi ben, paketin üzerinde ''yüzde yüz pancar sekerinden imal edilmiştir'' yazısını görmezsem satın almıyorum.
Artık tuz yemeyin yedirmeyin ! Nedenine gelince aşağıdaki yazıyı
okuyun. Neden yememeniz gerektiğini anlayacaksınız:
Aşağıdaki bilgiler maalesef doğru...
TUZ GÖLÜ
Sonra; Türkiye neden kanserden kırılıyor..' diye soruyoruz...! ?
Tuz Golü, Van Gölü'nden sonra ülkemizdeki ikinci büyük golüdür... Uzunluğu
80 km olan Tuz Gölü'nün genişliği 48 kilometreyi bulur.... Geniş bir alanı
kapsamasına karşılık çok sığ bir göldür... Dünyanın en tuzlu gollerinden
biridir... Litresinde 329 gram gibi çok yüksek oranda tuz ihtiva
etmektedir.. . Gölün bu özelliğini değerlendirerek tuz elde etmek amacıyla
kıyılarında çok sayıda tuzla kurulmuştur.. . Bu tuzlalardan elde edilen tuz
Türkiye'nin gereksinimi olan tuzun büyük bölümünü karşılamaktadır. ..
Türkiye'nin oldukça kurak bir yerinde yer alması nedeni ile bu sığ
bölgelerde çok yoğun bir şekilde buharlaşma görülür... Doğu kısmındaki
körfez dışında tümüyle kuruyan Gölün tabanında, kalınlığı yer yer 30 cm.'yi
bulan mevsimlik bir tuz katmanı oluşmaktadır.. . Tuz Gölü'nün en derin yeri
sadece 2 m.'dir. Öteki kesimlerin derinliği sadece santimetrelerle
ölçülebilmektedir.
Göle dökülen en önemli akarsular? Peçeneközu Deresi' ile Melendiz Çayı'dır.
Coğrafya bilgileri aynen böyle diyor. Coğrafya bilgilerine girmemiş aci
gerçek ise şudur:
Tuz Gölüne dökülen en büyük akarsu Konya'nın şehir kanalizasyonudur. ..
Çumra yönüne verilen kanalizasyon bu doğrultu üzerinden maalesef herhangi
bir arıtmaya tabi tutulmadan doğrudan Tuz Gölü'ne akıtılmaktadır. ..
Bir milyonu gecen şehir nüfusunun sanayi artıklarını da taşıyan şehir
kanalizasyonu bizlere iyotlu ya da iyotsuz tuz olarak geri dönmektedir.. .
Bu faciaya dur demek ve tuzun kokmasına fırsat vermemek için her sorumlu
vatandaşın üzerine düşen görevi yerine getirmesi gerektiği inancı ile bu
mesajı ulaşabileceğimiz her kişiye gönderelim ve ilgilileri göreve davet
edelim.... Yoksa hepimizin yemeğinde Konyalıların katkısı olmaya devam
edecek.'
Yrd. Doc... Dr.. MUSTAFA DURAN
PAMUKKALE UNIVERSITESİ FEN-EDEBIYAT FAK. BIYOLOJI BOL. 20017 DENIZLI
TEL: +90 258 2134030-1178
CEP: 05334361297
FAX: +90 258 2125546
Önce kadincagizin yaptigini bir yaslilik davranisi zannettim.
İnceledim, sordum sorusturdum, meger kadincagiz hakliymis. Simdi ben de uzerinde kaya tuzu yazanlari satin almaya calisiyorum.
Hatirlarsiniz buna benzer bir ileti de seker için dolasmisti.
Meğerse ülkemizde şeker, pancardan imal edildiği gibi genleriyle oynanmış
mısırdan da imal ediliyormuş (bunun arkasında da maalesef bizim prenslerimiz varmış). Simdi ben, paketin üzerinde ''yüzde yüz pancar sekerinden imal edilmiştir'' yazısını görmezsem satın almıyorum.
Artık tuz yemeyin yedirmeyin ! Nedenine gelince aşağıdaki yazıyı
okuyun. Neden yememeniz gerektiğini anlayacaksınız:
Aşağıdaki bilgiler maalesef doğru...
TUZ GÖLÜ
Sonra; Türkiye neden kanserden kırılıyor..' diye soruyoruz...! ?
Tuz Golü, Van Gölü'nden sonra ülkemizdeki ikinci büyük golüdür... Uzunluğu
80 km olan Tuz Gölü'nün genişliği 48 kilometreyi bulur.... Geniş bir alanı
kapsamasına karşılık çok sığ bir göldür... Dünyanın en tuzlu gollerinden
biridir... Litresinde 329 gram gibi çok yüksek oranda tuz ihtiva
etmektedir.. . Gölün bu özelliğini değerlendirerek tuz elde etmek amacıyla
kıyılarında çok sayıda tuzla kurulmuştur.. . Bu tuzlalardan elde edilen tuz
Türkiye'nin gereksinimi olan tuzun büyük bölümünü karşılamaktadır. ..
Türkiye'nin oldukça kurak bir yerinde yer alması nedeni ile bu sığ
bölgelerde çok yoğun bir şekilde buharlaşma görülür... Doğu kısmındaki
körfez dışında tümüyle kuruyan Gölün tabanında, kalınlığı yer yer 30 cm.'yi
bulan mevsimlik bir tuz katmanı oluşmaktadır.. . Tuz Gölü'nün en derin yeri
sadece 2 m.'dir. Öteki kesimlerin derinliği sadece santimetrelerle
ölçülebilmektedir.
Göle dökülen en önemli akarsular? Peçeneközu Deresi' ile Melendiz Çayı'dır.
Coğrafya bilgileri aynen böyle diyor. Coğrafya bilgilerine girmemiş aci
gerçek ise şudur:
Tuz Gölüne dökülen en büyük akarsu Konya'nın şehir kanalizasyonudur. ..
Çumra yönüne verilen kanalizasyon bu doğrultu üzerinden maalesef herhangi
bir arıtmaya tabi tutulmadan doğrudan Tuz Gölü'ne akıtılmaktadır. ..
Bir milyonu gecen şehir nüfusunun sanayi artıklarını da taşıyan şehir
kanalizasyonu bizlere iyotlu ya da iyotsuz tuz olarak geri dönmektedir.. .
Bu faciaya dur demek ve tuzun kokmasına fırsat vermemek için her sorumlu
vatandaşın üzerine düşen görevi yerine getirmesi gerektiği inancı ile bu
mesajı ulaşabileceğimiz her kişiye gönderelim ve ilgilileri göreve davet
edelim.... Yoksa hepimizin yemeğinde Konyalıların katkısı olmaya devam
edecek.'
Yrd. Doc... Dr.. MUSTAFA DURAN
PAMUKKALE UNIVERSITESİ FEN-EDEBIYAT FAK. BIYOLOJI BOL. 20017 DENIZLI
TEL: +90 258 2134030-1178
CEP: 05334361297
FAX: +90 258 2125546
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)